Alman ressam Ernst Ludwig Kirchner’in 1911-1914 yıllarında Berlin’in gürültülü sokaklarını resmettiği diziden bir tablo.

Bir sokağa bunca insanın sığmayacağını kimse söylemedi mi? Soru işaretli isyanımdan sonra tanıdık bir yüz arıyorum. Kimse yok mu? Arkalara bakıyorum, uçlara, en uçlara. Neredesiniz? Kafamı sağa-sola yatırıyorum, olmuyor, gözlerimi kocaman açıyorum, yok; başım bulanıyor, midem dönüyor.
Sözcük sağanağı başladı: Farfara, zirzop, pespaye…
Sol tepede mavi bir balon görüyorum, görmek istiyorum; elimden kayıyor. Hemen altında üç adamın tartıştığını fark ediyorum; yüzleri seçilmiyor. Sağ tarafta atlar kişniyor; bu kez soldaki faytoncunun bağırışına yenik düşüyorum. Neyse ki ortada iki kadın var. Gözlerimi alamıyorum: Suratsız yaratıklarla çevrelenmiş iki fahişe. Oysa evde herkes ne kadar insandı.
Görmek sözcüğünü zarifçe katlayıp yanıbaşıma koyuyorum. Birden, ekşi bir koku yükseliyor. Torbasını ıskalayan atın pisliği, sigara dumanına, akşamdan kalma nefeslere, ter, idrar, çöp kokusuna karışıyor. ‘Hangi Allah’ın cezası yönetiyor bu ülkeyi?’ diye bir haykırış duyuyorum; yerini hunhar kahkahalara bırakıveren… Baş döndürücü bir sokak burası. Hoşgeldiniz!
Güneşsizlikte pembe zambaklar ne arar? Ama oradalar, işte, mavi elbiseli kadının şapkasından uzuyorlar. Bu gürültü-patırtıda beni kim yalanlayabilir?
Geçenlerde ölü bir ressam, Kirchner’in renklerine baktıkça papatya çayı içmek istediğini söylemişti. Evinin salonunda oturuyorduk, geceyarısıydı. Nasıl diye sorunca koştu getirdi bir replika: ‘Berlin Street Scene.’ Keskin renkler utanmazca yanyana getirilmişti. Tam bir bulamaç. Sarıyla yeşil, maviyle kırmızı hiç bu kadar düşman kesilmemişti. Sokaktan vıcık vıcık pas rengi akıyordu. Figürler bir zımpara kağıdının üstünde koşuşturuyor gibiydi. Tablo giderek daralıyor, içe bükülüyor ve bir burgaç gibi geleni-gideni yutmak istiyordu. İnsan saatlerce saç derisini kaşımak istiyor, dedi gülerek. Keldi ve son kez gülüyordu.
Yaklaştık: Koket bir tavırla kalabalığa sırt çevirmiş iki kadın kayıtsızca bize bakıyor. Aralarında yassı burunlu, aceleci bir profil belirmiş. Önlerindeki adamın başı baykuş gibi bize dönük, pembe rujlu dudaklarından sarma sigara sarkıyor. Hemen arkalarındaki faytoncu muzipçe bize mi gülümsüyor? Atların ardında bir yüz mü gizlenmiş? Peki ya soldaki üç adam, ne konuşuyorlar? Bütün bakışlar üstümüzde. Ama insanlarla göz göze gelmek imkansız. Dışlanmak yetmezmiş gibi bir de suçlanıyoruz. ‘Ben kimim’ lakaplı bir yabancılaşmaya sürükleniyoruz. Bu oyundan bir an önce çıkalım. Yoksa sokak bizi yutacak.
Bir oh çekiyoruz. En öndeki adam ne güzel sırtını dönmüş ve ne güzel bakmıyor bize. Bütün kargaşayı, renk salçasını, pis kokuyu…bütün sevimsizliği geniş açıyla karşılamış. Tıpkı bizim gibi. Nasıl da soluklanıyoruz hemen. Perspektifteki ani kırılmaya yaslanıp bir nebze rahatlıyoruz. Yalnız değiliz, diyoruz, suratını bile göremediğimiz adamın ense saçlarına tutunuyoruz. Birden, bütün o suratları yeniden görür gibi oluyoruz. Sıkıca kavrıyoruz ense saçlarını. Mezbele kokusu burnumuzda. Tutunamıyoruz.
‘‘En yalnız zamanlarımdı’’ diyor Kirchner 1911-14’ü anlatırken. ‘‘Gündüz-gece demeden, insanlarla ve yük arabalarıyla dolu sokaklarda büyük bir huzursuzlukla dolanıyordum.’’
Berlin Street Scene tablosu, ABD’nin New York kentindeki Museum of Modern Art’da (MoMA) sergileniyor.
