Biliyorsunuz, haberdar olmuşsunuzdur muhakkak; tam 28 yıl önce gerçekleşmiş Fatih Altaylı ve Abdullah Öcalan röportajı örgüte yakın haber siteleri tarafından iki parçaya ayrılarak geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.
En riskli işlerden biridir de aynı zamanda “Öcalan ne demiş” üzerine fikir beyan etmek, çünkü hem Türk hem de Kürt birçok aydın bu okumaları iyi yapar ve senin anladıkların veya anlayamadıkların aslında entelektüel bir intihara kadar da varabilir.
Nasıl her manada uçlarda gezen bir konu değil mi? Biri hakaret etmezsen, diğeri yeterli önemi atfedip doğru anlamazsan seni yok sayacak…
Öcalan’ı yok sayarak örgütü, örgütü yok sayarak da Öcalan’ı, bunların her ikisini veya tekini yok sayarak da Kürt halkını anlamak imkânsız. Bu yekpareliği kabul etmeden anlayamaz, tanıyamaz, tanımadan da kimseyle barışamazsınız.
Aslında birçok farklı konuda bazı şeyler söylüyor o günün Öcalan’ı ama adeta bugün konuşuyormuş kadar da güncel bir yandan söyledikleri.
Benim o röportajda en önemsediğim bölüm -belki de bir önceki süreçten kalma da bir endişeyle- o gün anlatılan ama bir önceki süreçte de aynen yaşayarak deneyimlediğimiz “sürece yönelik olası provokasyon ve suikastlar” konusuna dair bir uyarı niteliği taşıması.
Evet birçok farklı konuda başka şeyler de söylüyor ama en önemlisi, isimler değişse de resmî ideolojinin aynen devam ettiği ve bu ideolojinin “iş çözme” metotlarının pek değişmediğini hatırlatıyor.
Süreç uzadıkça, yasal düzenleme aşamasına geçmenin süresi uzatıldıkça; rejimin herhangi bir kolunun yaratacağı en ufak bir ‘hayati tehlike altında olduğumuz’ algısının -ki medya bu yönde yayıncılık yapmaya devam ediyor- hem hızla etkisi görülecek bir provokasyona hem sürecin bozulmasına ortam sağlayabilecektir diyor.