
DR. FEYZA BAYRAKTAR
Günlük hayatımızın büyük kısmı, farkına bile varmadan tekrar ettiğimiz davranışlarla örülüdür. Sabah elimizi telefona uzatmamız, kahveyi şekersiz içmemiz, iş dönüşünde aynı koltuğa oturmamız… ‘Bunların çoğunu ben seçtim’ diye düşünürüz. Oysa çoğu zaman karar veren biz değil, beynimizin otomatik pilotudur. Psikoloji bu görünmez tekrarları ‘alışkanlık’ olarak adlandırır.
Ancak alışkanlık sadece beynin tembelliği değildir; biyolojiden sosyolojiye, sanattan eğitime uzanan geniş bir kesişim alanında ortaya çıkan karmaşık bir olgudur. En önemlisi, alışkanlıklar bizi hem özgürleştiren hem de zincirleyen çelişkili yapılar olarak karşımıza çıkar.
Alışkanlıkların mimarisi
Alışkanlık kavramı psikolojide tek boyutlu bir mekanizma olarak ele alınmaz. Farklı ekoller, onu farklı merceklerden açıklamaya çalışır.
Davranışçılar için alışkanlık, tetikleyici–davranış–ödül döngüsü üzerinden işler. Örneğin: can sıkıntısı → telefon ekranına bakmak → kısa süreli dikkat dağılması. Bu döngü tekrarlandığında davranış otomatik hale gelir.
Bilişsel psikoloji, alışkanlıkların zihinsel şemalara ve dikkat süreçlerine gömüldüğünü söyler. Nöropsikoloji, dopamin devrelerinin ödül beklentisiyle tekrarları nasıl güçlendirdiğini göstermiştir. Psikanalitik yaklaşım ise alışkanlıkları bilinçdışı arzuların ve çocukluk deneyimlerinin sürekliliği olarak yorumlar.
Yani alışkanlık, yalnızca biyolojik reflekslerden ibaret değildir. Onu anlamak için psikolojik, biyolojik ve kültürel ağların iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapıya bakmak gerekir.
Toplumun içimize işlediği alışkanlıklar
Alışkanlıkların sadece bireysel değil, toplumsal boyutu da vardır. Burada devreye Pierre Bourdieu’nün ‘habitus’ kavramı girer. Bourdieu’ye göre alışkanlıklarımız, yalnızca bireysel tercihlerimizin değil, içinde yaşadığımız toplumun bize işlediği kültürel kalıpların ürünüdür.
Bir köyde yetişen çocukla büyükşehirde büyüyen çocuk aynı açlığı farklı alışkanlıklarla karşılar: biri tarhana çorbasına, diğeri fast food’a yönelir. Eğitim hayatında da benzer bir işleyiş vardır. Okul ziliyle sıraya girmek, ders boyunca sessizce oturmak, ödev yetiştirmek… Bunlar bilgi kazandırdığı kadar, itaat ve disiplin alışkanlığını da inşa eder. Michel Foucault’nun ‘disiplin toplumu’ kavramı tam da bu görünmez mekanizmaları işaret eder.
Dolayısıyla alışkanlık yalnızca bireyin iç dünyasında değil, toplumun inşa ettiği kolektif reflekslerde de saklıdır.
Sanat ve alışkanlık
Alışkanlıkların etkisini en çarpıcı biçimde sanat alanında görebiliriz. Tekrar, sanatta hem estetik haz hem de yabancılaşma yaratır. Bach’ın fuglarında aynı temanın sürekli işlenmesi dinleyicide güven ve tanıdıklık hissi uyandırır.
Buna karşılık avangard sanat, alışkanlıkları bozmak için vardır. Picasso’nun kübizmi ya da Beckett’in tiyatrosu, izleyicinin yerleşmiş beklentilerini kırarak yeni bir bakış açısı dayatır.
Hayatta da böyledir: Bazı alışkanlıklar güvenli liman gibidir, bazılarını kırmak ise yeni ufuklar açar.
Faydalı ve zararlı alışkanlıklar
Alışkanlık aslında tarafsız bir mekanizmadır; ona yüklenen içerik hayatın yönünü belirler.
• Faydalı alışkanlıklar: düzenli spor, kitap okuma, not tutma, meditasyon, sağlıklı beslenme. Küçük görünürler ama biriktiğinde devasa etki yaratırlar. James Clear’ın ifadesiyle, alışkanlıklar ‘davranışların bileşik faizi’dir.
• Zararlı alışkanlıklar: erteleme, sosyal medyada uzun vakit geçirmek, dikkati dağıtan ekran maratonları, sağlıksız yaşam düzeni. Başta önemsiz görünür ama uzun vadede bedeni, zihni ve ilişkileri çürütür.
Paradoks şudur: Faydalı alışkanlıkların ödülü genellikle geç gelir, zararlıların ödülü ise anlıktır. Birkaç dakikalık ekran molası bizi hemen rahatlatır ama uzun vadede dikkatimizi parçalar. Spor anlık yorucudur ama uzun vadede bedeni diriltir.
Alışkanlığı değiştirmek
Bir alışkanlığı değiştirmek çoğu insana dev bir dağ gibi görünür. Oysa psikoloji bize bunun küçük adımlarla mümkün olduğunu gösterir.
Diyelim ki günün büyük kısmını fark etmeden telefon ekranında geçiriyorsunuz. Eliniz sıkıldıkça, canınız bunaldıkça ya da sadece alışkanlıktan telefona gidiyor. Bu davranışı dönüştürmek için izlenebilecek adımlar şunlardır:
1. Tetikleyiciyi fark et: Telefonu elinize alma isteğini tetikleyen durumları yakalayın. Boş bir an mı, sıkıntı mı, kaygı mı, yoksa bildirim sesi mi?
2. Alternatif üret: Aynı tetikleyiciye yeni bir yanıt koyun. Örneğin sıkıldığınızda telefonu açmak yerine kısa bir yürüyüş yapmak, bir bardak su içmek ya da yapılacaklar listesini kontrol etmek.
3. Küçük başla: “Bir daha hiç sosyal medyaya bakmayacağım” demek yerine ekran süresini azar azar kısaltın. Örneğin, 2 saat yerine 1 saat 45 dakikayla başlayın.
4. Çevreni düzenle: Bildirimleri kapatın, telefonunuzu ulaşılması zor bir yere koyun veya ekranın siyah-beyaz modunu açın. Çevreyi düzenlemek beyni yeni bir yola iter.
5. Süreklilik: Bu adımlar tekrarlandıkça yeni rutin oluşur. Zamanla telefon yerine başka aktiviteler ön plana çıkar ve ekran bağımlılığı yerini daha dengeli bir kullanıma bırakır.
Alışkanlık bir nehir yatağı gibidir. Su her zaman en kolay yolu izler. Ama küçük kanallar açarsanız, zamanla yön değişir. Davranışlarımız da böyledir: küçük müdahalelerle büyük dönüşler mümkündür.
Eğitim, teknoloji ve gelecek nesiller
Alışkanlıkların şekillendiği en kritik alanlardan biri eğitimdir. Günümüzde eğitim politikaları, öğrencilere bilgi yüklemekten çok öğrenme alışkanlıkları kazandırmaya odaklanmaktadır. ‘Yaşam boyu öğrenme’ dediğimiz şey, merak ve sorgulama alışkanlığının kalıcı olması demektir. Ancak eğitim sistemi yalnızca sınava hazırlamaya indirgenirse, çocuklar ezber alışkanlığı kazanır; eleştirel düşünme körelir.
Teknoloji de alışkanlıklarımızı dönüştüren güçlü bir faktördür. Sosyal medya bildirimleri beynin ödül mekanizmasını ele geçirerek dikkatimizi parçalar. Her bildirim küçük bir dopamin patlaması yaratır. Bu tekrarlar, derin düşünme alışkanlığını zayıflatır. Çağımızın en yaygın alışkanlığı belki de şudur: Sürekli meşgul görünmek ama hiçbir şeye tam olarak odaklanamamak.
Özgürlük ve alışkanlık paradoksu
William James, alışkanlığı ‘ahlaki yaşamın çelik iskeleti’ olarak tanımlar. Ona göre alışkanlıklar, bizi sürekli karar vermenin yorgunluğundan kurtarır, enerjimizi yaratıcı işlere saklamamızı sağlar.
Ama Spinoza’nın işaret ettiği gibi, özgürlük yalnızca zorunlulukların farkına varmak değil, onları dönüştürebilmektir. Eğer alışkanlıklarımız bizi besliyorsa özgürlüğümüzü artırır. Ama zincirliyorsa, görünmez prangalara dönüşür. Dijital çağda özgürlük sandığımız birçok davranış aslında algoritmaların dayattığı alışkanlıklardır.
Hangi yolu yürüyoruz?
Alışkanlıklarımız hayatımızın görünmez rotalarını çizer. İnsan hayatı çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük tekrarlarla yön değiştirir. Alışkanlıklar bir patikaya benzer; sık yürüdüğümüz yol genişler, diğeri silinir. Özgürlük ise hangi yoldan devam edeceğimizi fark etmek ve gerektiğinde yön değiştirme cesareti gösterebilmektir.