
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
Anna Karenina şu cümleyle başlıyor:
“Mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğuysa kendine özgüdür.”
Yazı için Tolstoy’un bu sözünü tersine çevirmek gerek:
Kötü yazılar birbirine benzer, her güzel yazının güzelliğiyse kendine özgüdür.
Bu köşede birçok kötü yazı örneği verdim, neden kötü olduklarını göstermeye çalıştım, kimileri için bazı iyileştirme yolları da önerdim. Bu kötülükler/çirkinlikler birkaç öbekte toplanabilir:
- düpedüz dilbilgisi hataları
- sözdizimi yanlışları
- karışık, net olmayan ifadeler
- süse kaçmalar
- boş laflar
- kötü kelime tekrarları
- klişe düşkünlüğü
- yanlış kelime seçimleri
Özensizlikle, yaptımolduculukla, bilgisizlikle, görgüsüzlükle, güzelle çirkini ayırmayı bilmemekle, vurdumduymazlıkla … açıklanabilir bunlar.
Yazı ustalarının söylediği, kendi tecrübelerimden de bildiğim bir gerçek var: Kötü bir yazının neden kötü olduğunu göstermek kolay, iyi bir yazının neden iyi olduğunu göstermek zordur.
İşte o kolay işi ben de burada yazdığım 83 yazıda iyi kötü yaptım, yukarda da temel bozuklukları sıraladım hatta (atladığım varsa, ekleriz olur biter).
İyi, güzel yazıların neden güzel olduğunu göstermek zor, çünkü güzellikleri kendilerine has, birbirlerine hiç benzemiyorlar. Elimin altındaki kitaplardan birkaç örnekle sizi başbaşa bırakıyorum:
Şapkam Dolu Çiçekle – Cemal Süreya (1931 – 1990)
Hep beyazı söyledi Ziya Osman Saba.
Hiç terlemedi şiirinde.
Daha doğrusu yalnız alnı terledi. O da utangaçlığından belki. Alnını silmek için beyaz bir mendil taşıdı elinde.
Şiiri küçük dayının şiiridir. Günün birinde trafik kazasına kurban gidecek bir dayının.
Vazgeçişten serinlikler çıkardı. Yetinmeyi bir mutluluğa dönüştürmek istedi. Sofanın şairidir.
Sonra da öldü.
Şimdi cesedi bozulmamış duruyor. Alnında o mendil.
Paf ve Puf – Salâh Birsel (1919 – 1999)
1896 yılında ozan Adana’lı Ziya’nın ölüm haberi Afyon’dan İstanbul’a konunca, başta Müstecabizade İsmet olmak üzere, birçok ozanlar, incelik gökyüzünün ışığını yitirmiş olmasına eyvahı basar.
Ne var, ozanın ölümü bir söylentiden başka bir şey değildir. Adana’lı, bu yersiz yakıştırmadan sonra daha 36 yıl yaşayacak, boğazından aşağı kâselerle rakı ve şarap akıtacaktır.
Adana’lı, eskilerin deyişiyle, şârib-ül leyli ve-n-nehar‘dır. Gece gündüz içki üstüne iş tutar. Ayakta duramıyacak kadar kafası kirişlendi de sokaklara düştü mü, mahalle çocukları ardına takılır. Paralarını kundurasının içine sakladığını bildiklerinden de yere düşürüp onları aşırırlar.
Ozan, İstanbul sokaklarında da sık sık don – gömlek kalmıştır. Onun meyhanede Gök-kandil çıktığını gören bıçkınlar, üstünde ne var ne yoksa alıp kaçarlar. Nedir, XIX. yüzyıl ozanlarının çoğu harabatidir. Çarmakçur edip yıkılacak yer aramayı hüner bellerler.
Bu ülke – Cemil Meriç (1916 – 1987)
Güzel Sirse bir adada otururmuş, ne ada ne ada. Sirse’nin bir sarayı varmış mermerden, ne saray ne saray. Sirse gergef işler, şarkı söylermiş. Nağmeler uçarmış pencerelerden kelebekler gibi. Sirse’nin bekçisi canavarlarmış, munis, uysal, dost canavarlar. Adaya ayak basanlar kumsala akseden sesiyle büyülenirmiş Sirse’nin. Sonra sevimli canavarların kılavuzluk ettiği yoldan saraya varırlarmış. Muhteşem bir sofra beklermiş onları. Ve sofradan çok daha muhteşem bir kadın: Sirse. Altın kaselerden içilen şarap aklını başından alırmış insanın. Hatıralar unutulurmuş bir bir. Sirse hem vatan olurmuş, hem sevgili. Ama birden sehhar Sirse sopayla dokunurmuş misafirlere ve misafirler domuz olurmuş, eşek olurmuş, köstebek olurmuş. Ve hepsi birden ahıra sokulurmuş, Sirse’nin domuz ahırı.
Ülis’in arkadaşları bu hazin akıbete uğramışlar. Ülis Merkür’ün avucuna sıkıştırdığı moli otu sayesinde efsundan kurtulmuş ve kılıcını çekip teslim almış dilberi. Hikayenin sonunu merak edenler Homer’i okusun. Bizden bu kadar.
Beş Şehir – Ahmet Hamdi Tanpınar (1901 – 1962)
Ahmed Rasim’le bir defa karşılaştım. Heybeliada’da deniz kıyısında bir meyhanede sabah rakısını içiyordu. Senelerden beri içimde birikmiş duyguları söylemek istedim. Kızarmış ve bulanık gözlerle bana baktı. Ve büsbütün başka şeylerden bahsetti. Yalnız bir ara beni dinler gibi oldu ve hemen arkasından: “Bestenigârım’ı sever misiniz?” diye sordu. Biraz şaşırmakla beraber “Hem de çok…” dedim. Bilmem şaşırmağa hakkım var mıydı? Ben muharriri aramıştım, karşıma musikîşinas çıkmıştı. Müverrih de çıkabilirdi. Bestenigâr’ın hikâyesi eski hayatımızın bütün bir tarafıdır. Ahmed Rasim, Abdülhamid devrinin meşhur kumandanı Sadullah Paşa’nın Çemberlitaş’ta şimdi Evkaf Müdürlüğü olan konağında cariyelere gençliğinde musiki dersi veriyordu. Bu cariyeler arasında şairin çok beğendiği, güzelliği kadar istidadına da hayran olduğu Nigâr isminde çok güzel bir genç kız veremden ölür. İşte:
Ben böyle gönüller yakıcı bestenigârım
diye başlayan bu manzume, bestesi ile beraber bu genç kıza mersiyedir.
Zeytindağı – Falih Rıfkı Atay (1894 – 1971)
Ortalık ağarırken, bir arkadaşımla, yorgun adımlarla konaktan çıktık. Otele gitmek için sokaklardan dolaşmak lazımdı.
Bir aralık irkilip durdum. Bir kuyunun içinden gibi, o kadar derin, bir ruhun içinden gibi, o kadar acılı bir inilti dalgası geliyor.
Sokak inlemektedir. Büsbütün aç, bir parça ağaç kışrı ve bir kuru portakal kabuğu bile bulamıyan, karınları barsaklarının içine karışmış, sürüne sürüne kaldırım üstüne çıkan insan iskeletlerinin son iniltisini dinliyorduk.
Yanımızdan bir çöp arabası geçti, kenarından bir kol sarktığını gördüm. Belediye ölü ve can çekişen topluyordu. Gün doğmadan sokağı susturmak lazımdı.
(…) Bana harbin açık yüzü işte o Beyrut faciasında göründü.
Bir Ömür Boyunca – Refik Halid Karay (1888 – 1965)
İlk Matbuat Kanunu’nu hazırlayan, savunan Lütfi Fikri merhumdu; bu, Karakulak Suyu kadar hafif bir kanundu; biz kıyametler koparmış, aleyhinde atıp tutmuştuk; hatta “Milletle aramıza giren karakedi” diye karikatürler bile yapılmıştı. Servet İskit’in sonradan yayınladığı “Matbuat Tarihi”ni ibretle okur, arkasından yaptığımız kanunlarla bunu karşılaştırırsanız basın hürriyetinin boynuna bukağılar, köstekler vurulup takıldığını görürsünüz. Cumhuriyet devrinde, hiçbir işte o derece gerilediğimiz olmamıştır; asıl kötüsü şudur: İş başına getirdiği adamlar Atatürk’ü de matbuat hürriyetinin kısılmasına göz yumduracak manevralar çevirmişlerdir. Daha ziyade, kendilerini tenkidlerden korumak maksadıyla.
Zamanla nelere alıştık: Balolara, plajlara, kokteyllere, çırıyçıplaklığa, Amerikan cikletine, sandviçle karın doyurmaya, tosta, turiste, nebati yağa, siyasi sahada gizli hücrede oy vermeye, referanduma! Fakat matbuat hürriyetine karşı yeni tabirle bir allerjimiz var, onu sindiremiyoruz. Derhal mide bulantısı ve baş dönmesi yapıyor.
Boğaziçi Mehtapları – Abdülhak Şinasi Hisar (1887 – 1963)
Gece bize sevdiğimiz bir musiki gibi tesir eder. Hiçbir zaman karanlık herşeyi kaplamaz. Onun içinde mutlaka sönüp yanan gizli, yumuşak ışıklarla fosforlu bir parıldayış vardır. Hiçbir zaman hava, boşluk gibi duyulmaz. Onun içinde mutlaka bize onu bir vücut gibi duyuran kokular, nefesler vardır. Hiçbir zaman sükut tamam olmaz. Onun içinde mutlaka ona uyan bir mırıldanış ve sayıklayış vardır. Boğaziçi gecesi bir uyku değil, bir rüyadır. 47
Gurabahane-i Laklakan ve Diğer Yazıları – Ahmet Haşim (1887 – 1933)
Diğer hayvanların gülemeyeceklerini biz nasıl kendiliğimizden bilebilir ve nasıl ceffelkalem [düşünüp taşınmadan, gelişigüzel] iddia edebiliriz? Sopa altında merkebin neşeye hali mi var? Otlamaktan ve uzun bağırsaklarını doldurmaktan koyun ve keçinin gülmeğe vakti mi var? Her köşede ve her delikte çelikten korkunç dişlerini şimşek süratiyle kilitlemeğe müheyya [hazır] binlerce ustalıklı tuzağın tehlikeli çemberi içinde yiyecek ufak bir gıda kırıntısının taharrisiyle [aranmasıyla] meşgul, aç ve perişan farenin gülmeği hatırına getirmesi için cidden çıldırmış olması lazım gelmez mi?
Mamafih “gülüş” istediği kadar insanın bir mümeyyiz vasfı mahiyetinde olsun, cumhur nazarında gülüş hiçbir zaman gözyaşının vakar ve asaletini haiz değildir.
Marifetname -Sinan Paşa (1437/41 – 1486)
(Eski Türk Edebiyatında Nesir‘den aldım, Fahir İz)
Gündüz olur dünyâya uyup yürürsin ve ahşam olur gaflet döşeğinde uyursın. Ömre inanup anı [onu] turur sanursın ve hayâta güvenüp anı kalur sanursın. Hiç fikr eylemezsin ki kanı [hani] bu husûnı hısn [kaleleri kale] eyleyüp bu sâhaları hâris olanlar [ekip biçenler]? Ve kanı bu hadâyıkı imâret [bahçeleri bayındır] idüp bu timârı gaaris [ekili] olanlar? Kanı bu şehirleri binâ eyleyenler ve kanı bu san’atleri ihyâ eyleyenler? Kanı hezâr sürûrile [bin neşeyle] bu sarâyları yapanlar ve kanı bu cihâna hükm idüp benüm sananlar? Kanı şol serir-i sa’âdet üstindeki cülûsları [mutluluk tahtına çıkışları], kanı şol meclislerindeki sâkileri ve kûsları [kösleri]? Kanı nedimleri ve gûyendeleri [hanendeleri, şarkı söyleyenleri], kanı dürlü dürlü sâzendeleri? Ne kendüler kaldı ne yoldaşları, ne eşleri kaldı ne işleri. Tut ki bir hayâl idi geldi ve gitdi, hokkabâz-ı cihân hokkasını açdı ve gine yumdı.
DİLE GELENLER
Fildişli
Av. Melih Dağ: Fildişi Sahilili daha doğru değil mi?

MAD: Kurala uyarsak ‘Fildişi Sahilili’, ama böyle söylemek de biçimsiz, çirkin.
Bu ülkenin İngilizce adı: Ivory Coast, Türkçedekiyle eşanlamlı. Bu ülke vatandaşlarına İngilizcede ‘Ivorian’ deniyor, yani ‘Fildişili’. Bence Türkçede de böyle denebilir.
Av. Melih Dağ: Ona da ‘Fildişli’ diyebilirler bence 🙂
Otopsi
Kaymağın üstüne çikolata sosu: “bir erkek şahsa ait ceset”. Bence “bir erkeğin cesedi” yerine “bir erkek cesedi” de denebilir.
Sertaç Ö. Yıldız
OYUN
Dokuz harfli kelimeyi bulun. Altı, yedi harflileri de atlamayın.

Okurumuz Sertaç Ö. Yıldız’ın geçen haftaki oyuna cevabı:
Esperanto
perestan (Fa. Tavus gibi tüyleri latif bir kuş / ocak, fırın)
antrepo
persona
postane
tersane
âreste
aseton
operet
panter
Pareto
patron
poster
presto
senato
setâre (Fa. üç telli [saz])
terane
(‘Perestan’ kelimesini ‘kulluk edenler’ anlamında düşünmüştüm. Devellioğlu gibi bazı sözlüklerde de böyle bir anlam var. Ama Kamus-ı Osmani öbür sözlüklere itiraz etmiş, şöyle diyor: “yalnız kullanılırsa bendeler, kullar manasında kullanılmaz. Kullar manasına ‘bendegân’ gibi ‘perestan’ denilemez.”)