Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Bir kurum düşünün; ne adaleti ne özgürlüğü gündemine alıyor. Ama kadınların ne giyeceğini, kahkahasını hangi desibelde atacağını, miras hakkına karışmayı kendine iş ediniyor. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin değil midir? Peki, o milletin yarısını oluşturan kadınları yok sayan bir kurumun, hangi meşruiyetten söz etmeye hakkı var?
Bugün yaşanan tablo aslında Cumhuriyet’in değerlerine sahip çıkmanın ne kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Laiklik sadece devletin din işlerinden elini çekmesi değil; aynı zamanda yurttaşların hayatına yön vermek isteyen dini otoritelerin sınırlandırılması demek. Diyanet’in hutbeleri işte tam da bu nedenle sadece kadınlara değil, laik Cumhuriyet’e karşı bir meydan okuma niteliği taşıyor.
Başta kadın örgütleri olmak üzere, laikliği savunan oluşumlar hutbelere sessiz kalmıyor. Ülkenin dört bir yanından hutbeleri kınayan basın açıklamalarının, hutbelerle suç işlediğini ifade eden şikâyet dilekçelerinin haberleri geliyor.
Kadınların günlük hayatına dair ‘tavsiyeler’ ve yasaklar sosyal mühendislik işlevi görürken; mikrofon başındaki ses her yeni hutbede biraz daha yükselirken, ülkemizdeki laiklik karşıtı karanlık kuşatmayla mücadele eden yapılanmalarımız iyi ki var dediğimiz günlerdeyiz.
(…)
Kısacası Cumhuriyet’in aydınlık yüzü ile Diyanet’in karanlık çağrıları arasındaki mücadele devam ediyor. Kadınların kahkahası mı kazanacak, yoksa hutbelerin yasakçı sesi mi? Tarih bize şunu öğretiyor: Cumhuriyet’in kadınları, ne laiklikten ne özgürlükten ne de eşitlikten vazgeçecek. Hutbeler değil, hayat kazanacak.