Bir mekânı müşterileri de korur Paşam
B

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

BEHZAT ŞAHİN

@behzatsahin7

Birgün gazetesinden İsmail Arı, Güngören üzerine geçenlerde bir haber hazırlamıştı. İlçenin betona gömüldüğü, boş arazi kalmadığı, nüfusunun da kapasitesinin çok üstüne çıktığına ilişkin. 

İsmail Arı’nın haberini okuduktan sonra Güngören’de bir meyhaneye gitmek elzem oldu.

Gidilecekler listemde birkaç meyhane var oralardan. Artık gazeteci değilsem de acarlığım tuttu. Hazır gündemle ilişkilendirebilecekken neden olmasın? Serde, araştırmacı meyhanecilik de var.

Paşam’ı gözüme kestirmiştim zaten. Haznedar’a başka bir nedenle gittiğimde tesadüfen görmüş, aklıma yazmıştım. Dışarıdan bakınca içeriden ışık sızmayan, dış dünyaya tamamen kapalı, ancak tabelası ve dış cephesini kaplayan bira firmasının kurumsal kimlik rengiyle deşifre olan, sadece ‘uzman gözler’in ayırt edebileceği bir yer. Uzman derken, mey sever hepimizi kastediyorum, yoksa bu işin diploma veren okulu yok. Harabi’nin (Mehmet Edip) dediği gibi, “Meyhanede bulduk biz bu kemâli.”

Güngören, tıpkı İsmail Arı’nın haberindeki gibi. Neredeyse boş alan, park, ağaç yok. 1950’lerde başlayan köyden kente göçle gecekondu bölgesi haline gelen semt, 1992’de Bakırköy’den ayrılarak ilçe ilan edildi. Ne olduysa ondan sonra oldu.

Güngören’in eski adı Vitos. Bu köyde bir bamya yetişirmiş ki bütün Osmanlı coğrafyasında namlıymış (Görsel, Güngören kaymakamlığı web sitesinden).
 

Söz konusu haberde görüşlerine yer verilen Güngören Belediye Meclis CHP Grup başkan vekili, burada doğup yetişmiş Ergün Edepali şöyle diyordu: “Güngören ilçesinin kurulmasıyla bölgede hızlı bir yapılaşma başladı. O dönem imarı dört kat olan arsa için ‘camiye, derneğe para bağışla, fazla katı çık’ dendi. Bağışlardan sonra fazla imar izni verildi veya kaçak yapılar, katlar yapıldı. (…) Havadan baktığınız zaman Güngören’de toprak görünmüyor ve tamamen bir beton şehre dönüşmüş durumda.”

Halbuki Güngören ve çevresinin tarihi, Bizans’a kadar uzanıyor. 1935-36 yıllarına kadar adı Vitos. Rumca yer adlarının değiştirilmesi kararıyla Güngören adını almış. Bir de Vitos çayır bamyası diye bir bamyası varmış ki tüm Osmanlı imparatorluk coğrafyasında dillere destanmış. Artık olmadığını söylemeye gerek var mı?

Metrodan Bağcılar meydan durağında indim. Hiç bilmediğim yerleri yürüyerek dolaşıp aşina olmak amacım. Paşam, yaklaşık 50 dakikalık yürüme mesafesinde. Genellikle ana caddeleri kullandım. Ne Vitos’un bamyasını bu kadar ünlü yapan verimli kara toprağını görebildim, ne de su yollarına, derelerine rastladım. Varsa yoksa beton. Hava zaten sıcak, bir de betonun ısısı eklenince…

Paşam mukassî görünür taşradan amma…

Paşam Restaurant da işte bu birbirine yapışmış binaların arasında, İnönü Caddesi üzerinde. Dışarıya karşı takındığı bütün o kapalı, kasvetli yüzünün aksine içeriye adım atar atmaz sarıp sarmaladı beni. Daha oturmadan eminim, olmak istediğim yerlerden birindeyim. Geçirdiğim zaman da bu duygumu pekiştirdi. 

Olmak istediğim yerlerden birindeyim.

İçerisi pek kalabalık değil, saat de erken sayılır.

Girişin hemen solundaki altı kişilik masanın ucuna oturdum, garsonun da onayıyla. Soluklanma birası söyleyip çok da dikkat çekmemeye çalışarak etrafı süzmeye başladım. Tek marka biranın fıçısını tercih ettim.

Girişin sağındaki yaş almış yalnız beyefendi de benim gibi birasını yudumluyor. Bizim gibi yalnız ve bira içen diğer dört kişiden başka dört kişi de bir rakı masası kurmuş. Genç diyebileceğimiz, hadi diyelim 40 yaşının altında müşteri yok. Tüm sandalyeler dolarsa 34 kişi olacağız. 

Meze dolabı barın içinde. Duvarda da özlü sözler.

Salonun sonunda meze dolabının olduğu, bira ve içkilerin servis edildiği bar, barda da adisyonları tutan bir beyefendi duruyor. Sahibi olmalı. Barın arkasında içkiyle ilgili özlü sözlerin bulunduğu plakalar asılı. İki ekranın biri kapalı, diğerinde TJK TV açık, Şanlıurfa yarışları koşuluyor. İşte bu sırada öğrendim geçen hafta yazdığım Gazi Koşusu’nun 30 Ağustos’ta değil de 30 Haziran’da koşulacağını. 

Duvarlar duvar kağıdıyla kaplı. Resim ve aynaların kahverengi yağlı boya çerçeveleri duvarla hemhâl olmuş. Birden fark ediyorum, her şey ne kadar demode. İyi anlamda söylüyorum bunu. Ben dahil, içindekilerle birlikte zamanın bir yerinde donup kalmış gibi. Bir kez daha anladım, olmam gereken yerdeyim.

Müziğe kulak kabarttım, tam buranın ruhuna uygun. Faruk Tınaz, Müslüm Gürses, Müzeyyen Senar, Sibel Can, Edip Akbayram, Harika Avcı, Ayşe Tunalı, Tarkan, Muazzez Abacı, Hüner Coşkuner…

Gelsin rakı. 35’lik…

Meze seçmek için dolabın başına gittiğimde bardaki beyefendiye kendimi tanıttım, fotoğraf çekmek için izin istedim. “Benim için sakıncası yok ama müşterilerden istemeyen olabilir” dedi. Ne ince düşünce. 

Tabii ki mezeler arasında Vitos çayır bamyası yok. Ana yemekte de…

Yarımşar porsiyon soslu patlıcan, köz biber, fasulye pilaki, haydari, pancar, bir de beyaz peynir rica ettim. Yarımşar porsiyonlarla bile masam doldu. Tabaklar büyük. Biraz da rahatsız oluyorum böyle olunca, görgüsüzlük olarak algılanır diye. Peynir de mezeler de hiç fena değil. Vitos bamyası yok ama.

Derken iki kişi daha geldi, 50’lik rakı, süzme yoğurt söylediler. Konuşmalarından Rize ya da Trabzon kökenli olduklarını düşündüm. Birazdan biri daha geldi yanlarına, belli ki Trakyalı. Ardından dört kişi oldular. Yeni gelenler de yaş ortalamasını düşüremedi.

Ben etrafı inceliyor, arada fotoğraf çekip notlar alıyorum. Onlar da beni inceliyor tabii ki. Kimsenin tanımadığı, masa donatmış yalnız bir tip.

Pamuğu satıp Ankara pavyonlarına para ezmeye gelmiş Adanalı gibi donattım masayı.

Hava sıcak, rakı ısındı. Buz isteyince tanıştım garson Selahattin (Aşçıoğlu, 52) beyle. Samsunlu. 13 yaşında başladığı mesleğini, 12 yıldır burada sürdürüyor. Çalışan olup olmadığından emin olamadığım bir kişi daha var, at yarışı oynayanların kuponlarını yatıran. Para üstü bahşiş.

Birkaç yeni gelen, birkaç kalkan oldu. Gelen, herkesi selamlıyor; kalkan, herkese veda ediyor. Ben hariç. Ayrık otu gibiyim. Fonda Hüner Coşkuner, ‘Seni Nasıl Sevsem Acaba’ diye sormaz mı? 

Bu kadar yalnızlık bana iyi gelmedi. Aldım kadehimi, bara, az önce tanıştığım meyhane sahibinin yanına gittim. 

Dile kolay, Hasan bey (solda) 1974’ten beri işinin başında.

Hasan Kumbasar (69) 1974’te açmış burayı. Semtin en eski mekânı. Aslen Elazığlı. Babası Paşa bey, Haznedar İlkokulu’ndan emekli öğretmen. Çok sevdiği babasının adını vermiş.

Her gün 11:00’da kendisi açıp 24:00’te de kendisi kapatıyormuş. Kapatma saatinden tavizi yok, “Yarım saat önceden uyarırım müşteriyi. Zaten gelenler hep müdavim. Taşkınlık yapan olursa bir daha da almam.” Ramazan’da, kandillerde, dini bayramlarda ve seçim günleri kapalı, onun tatili de bu zamanlar. Zevkle dinlediğim müzik listesi kendisine ait, bilgisayardan çalıyor. 

Ana yemek olarak köfte söyleyip yerime geçtim. İyi malzeme, kıvamında ızgara.

Köfte, iyi malzemeyle yapılıp ustalıkla ızgara edilmiş.

Karadenizlilerin masasına gelen daha yaşlıca kişi saygıyla karşılandı. Son gelen elini öperek yerini verip başka masaya geçti. Hiyerarşide ağır abi seviyesinde belli ki. İçki de içmedi. Sohbet edip yarım saat bile kalmadan kalktı. Üç kişi kaldılar. Birden bakışlarını hissettim. Duymasam da hakkımda konuştuklarına eminim. Birazdan ilk gelen iki kişiden biri rakısını alıp karşıma oturdu. 

“Farkındayım, benden rahatsız oldunuz. Siz gelmeseydiniz ben gelecektim masanıza” dedim.

Trabzonluyuz, hasımlarımız var. Onlardan olmadığın belli ama merak ettik” dedi. 

Anlattım kendimi. O da kendini… 

Hüseyin Şirin (53) işadamı. Bu civarda etkili biri anladığım kadarıyla. Hiç de öyle hesap sormaya gelmemiş zaten, merak etmiş, tanımak istemiş. O da benim gibi, meyhaneleri pek seviyor. 

“Kimisi kilisede parayı bulur, kimisi camide, kimisi meyhanede. Benim de beynimin çalıştığı yer burası” dedi.

Kadehimi alıp ben onların masasına geçtim bu kez. Emin bey, Hüseyin beyin hemşerisi. Trakyalı olduğunu düşündüğüm kişi Arnavut kökenli, o da Hüseyin. Hepsi çok candan. 40 yıllık dostlarıymışım gibi bir muhabbet, sormayın.

Yeni dostlarım: Oflu Hüseyin, Oflu Emin, Arnavut Hüseyin (soldan sağa).

Burayı kendi yerleri gibi benimsemişler. “Mekânları sadece sahipleri değil, müşterileri de korur. Kimse zarar veremez buraya” diyorlar. 

Çok neşeliler. Sohbet daldan dala atlıyor:

“Vakit içicileri var buranın. 12’de gelen, 4’te gelen… Bir abimiz 12’de gelir, 2’de kalkar. Ütüsüz pantolon giymez.”

Orhan abimiz var, sinyalcilerin atası. Kim emekli maaşı alır, hoop yanında…” (Argoda sinyalci, tatlı diliyle insanlardan para koparan kişi.)

Diğer masalarla şakalaşıyorlar arada. Bende bir keyif, bir keyif. Ama yolcu, yolunda gerek. Hasan bey uyarmadan kalkayım hem de. “Bana müsade, metroya yetişeceğim.”

“Dur” dedi Emin bey, “Ben de pavyona gideceğim. Şirinevler dolmuş durağına bırakırım.”

Kalkmadan söz alıyorum, Cibalikapı’da ağırlayacağım onları. Kalp kalbe karşı, onlar da beni sevmiş.

Hesabım 1335 lira. Bira 85, 35’lik 600, mezeler 80, peynir 100, köfte 250, tavuk pirzola 250, kuzu şiş 350 lira. 

Tuvalete de uğramak lâzım, bodrum katta. İki pisuvar ve lavabonun olduğu bir kabin, ayrıca bir de alaturka tuvalet kabini var. Köhnemişler tabii, ama pis değiller.

Bunu anlatmadan geçemeyeceğim. Taksiye bindiğimizde Emin bey, metroyla gitmek istememin söylemek istemediğim bir nedeni olabileceğini düşünmüş olmalı ki, “Dolmuş 40 lira, metrodan hızlı gider” dedi. Anladım neyi kastettiğini. Ya cebimde yeterince para yoksa? Daha ne kadar zarafetle sorulur ki? 

Dolmuştayım, yanımda da Harabi,

“Senin aklın ermez, bu başka hesap
Meyhanede bulduk biz bu kemâli…”