Diziler ataerkil toplum düzenini pekiştiriyor mu?
D

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Geçen hafta sosyal medyada en fazla konuşulan -daha doğrusu eleştirilen-konulardan biri, ‘Kızıl Goncalar’ ve ‘Kızılcık Şerbeti’ dizilerinde seküler yaşam tarzını benimsemiş karakterlerin yerin dibine sokulmasıydı. Bu eleştiriler çok da yersiz sayılmaz; çünkü dizilerde seküler yaşam tarzını benimsemiş insanların bazılarının Ramazan’dan bihabermiş gibi yansıtılması ya da okulu bırakıp baskıyla kapanıp bir adama kuma gitmesi, birçok izleyicinin sınırını fazlasıyla zorladı. Bazı tanınmış isimler, sosyal medya aracılığıyla paylaşımlar yaparak seküler kesimi aşağılama üzerinden topluma subliminal mesajlar veren bu dizilere tepki gösterilmesi gerektiğini dile getirdi.

Bana soracak olursanız bu dizilerde, muhafazakar yaşam sürdürdüğünü iddia eden kesime de pek torpil geçilmiyor. Örneğin, erkekler eşlerine seri şekilde ihanet ederken, kadınlar da fitne fücur alanında master yapıyor.

Demem o ki erkeklerin ihanet etmesini ya da kadınların entrika çevirmesini normalleştirmeyen her insan bu dizilerde özellikle seküler yaşam tarzının aşağılandığını değil; yaşam tarzından bağımsız ‘kadın olma’nın aşağılandığını net bir şekilde görür. Kızılcık Şerbeti böyle giderse… başlıklı yazımda diziden örnekler vererek bu konuya ayrıntılı biçimde değinmiştim.

Aslında sadece bu iki dizide değil; hemen her yapımda kadının ataerkil toplum düzeninin bataklığında kalmaya razı olduğunu izliyoruz. Kadın gururunun ayaklar altına alınması üzerinden reyting yakalamaya çalışılmasına dur denmediği için, kadının toplumdaki yeri vektörel düzlemdeki sıfır noktasını korumaya devam ediyor. Yani kadının değersizleştirilmesine göz yumup toplumsal gelişme konusunda bir arpa boyu yol kat etmiyoruz.

Klişeler her zaman gerçeği yansıtmaz

Daha önce de yazmıştım; medya toplumu toplum da medyayı etkiler. İzlediğimiz birçok yapım toplumun yansıması olabilir, ama unutmayalım ki izlediklerimizin de toplumu şekillendirme gibi büyük bir gücü var. Öncelikle bir kadın olarak ve tabii çoğunlukla kadınlarla çalışan bir psikoterapist olarak şunları dile getirmek istiyorum:

Bütün kadınların en büyük arzusu bir erkek bulmak ve evlenmek, evli kalmak ya da çocuk doğurmak değil. Sanıldığı gibi kadınların en büyük korkusu yalnız kalmak da değil. ‘Baba sevgisinden yoksun kadınlar yanlış ilişkiler yaşar’ diye bir kural da yok. ‘Erkekler basit düşünür, kadınlar komplike düşünür’ diye bir şey de yok. Bunların hepsi, toplumlar tarafından zamanında üretilen ve nesilden nesile aktarılan klişeler. Bazı klişeler gerçekliği yansıtabilir ama her birey farklıdır, genellemeler üzerinden yapılan tespitler gerçeği yansıtmaz.

Ayrıca, zaman ilerledikçe insanın gelişmesi ve çağdaş yaşama ayak uydurması beklenir. Yani bin sene önceki tespitleri günümüze ham haliyle uyarlayamayız. Uyarlarsak kadın ruh sağlığı olumsuz yönde etkilenir ki bunun faturasını herkes öder; çünkü toplum bireylerden oluşur ve bireyler birbiriyle etkileşim halindedir. Örneğin, mutsuz bir kadının çocuklarının huzur bulması zordur.

New York Üniversitesi’nde kadın ruh sağlığı alanında çalışmış bir uzman olarak alandaki bilgime de dayanıp net bir şekilde şunu söyleyebilirim: Kadınların yaşadığı depresyonun, kaygı bozukluklarının, post travmatik stres bozukluğunun ve diğer birçok psikolojik problemin sebeplerinden biri, kadının değersizleştirildiği bir toplumda yaşama zorunluluğu ve kadına karşı ayrımcılık. Bu düzeni devam ettiren toplumlarda huzurun sağlanmasının güç olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Ekrandaki birçok yapım da var olan bu durumun iyileşmesine destek olmadığı gibi, bazı yapımlar -ne yazık ki- kadının değersizleştirilmesini normalleştiriyor.

Dizilerde kadının değersizleştirilmesi

Konuyu biraz daha somutlaştıracak olursak ekranda yer alan yapımlara bakıyorum da hemen hepsinde kadın karakterlerin hayatlarının merkezinde bir adam var. Bir yandan tek bir adamın peşinden koşan kadınlar birbirine oyun oynarken bir yandan da ihanet eden erkekler hayatlarına kaldığı yerden devam ediyor. Kimse bana, “Biz gerçekleri yansıtıyoruz. Farkındalık kazandırıyoruz” demesin; çünkü kadının edilgenliğini vurgulayan subliminal mesajlarla dolu senaryoları izletirken, bunun aksini iddia eden iki üç kamu spotu tadında sahneyi araya sıkıştırmak, var olan düzenin devamlılığını pekiştirmekten başka işe yaramıyor. Dolayısıyla, kadını değersizleştiren yapımları normalleştirmemeliyiz. Dizilerle ilgili bir şeye tepki göstereceksek tepki göstermemiz gereken konulardan biri de bu olmalı.

Kadın ve erkek farklı yaratılmış olabilir ama tabii ki biri diğerinden üstün değil. 2024’te hala ataerkil toplum düzenini ve kadının bu düzen içinde verdiği savaşı konuşmak oüzücü. Ne yazık ki en okumuş, en entelektüel sandığınız insanın içinde bile hala ‘ilk insan’ zihniyeti varlığını koruyor. Ataerkil düzenin doğuşuna dair birçok farklı teori var. Yalnız, kökeni sanıldığından daha da eskiye dayanıyor. Ben toplum bilimci olmadığım için bu teorilerin hepsi hakkında bilgi veremem ama birinden- okuduklarımdan yola çıkarak- kabaca bahsedebilirim.

Ataerkil düzenin kökeni

Lilith, Gılgamış Destanı’ndan Sümer, Babil ve Pers mitolojilerine kadar birçok yerde karşımıza çıkan gizemli bir varlıktır. Hatta, İbranice yazılmış dini kaynaklarda da adı geçer. Kendisi Rönesans dönemi eserlerde de resmedilmiştir.

Yazılanlara göre Lilith, Adem’in ilk eşidir. Adem’le aynı anda ve topraktan yaratılmıştır. Adem Lilith üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı için, Lilith bunu aşağılayıcı bulur. Sonuç olarak da Adem’i ve cenneti terk eder.

Lilith, terk edince Adem çok üzülür. Bunun üzerine Tanrı, meleklerinden Lilith’i cennete geri getirmesini ister. Ne var ki Lilith, Samael ile birlikte olmakta ve ondan her gün birçok çocuk doğurmaktadır. Lilith meleklere, Adem’e geri dönmeyeceğini söyler. Bunun üzerine Tanrı Lilith’i cezalandırmak için üç meleğini gönderir. Tanrı meleklerden, hem kendisine hem de Adem’e itaat etmeyen Lilith’in çocuklarını öldürmesini ister.

Tüm bunlar olurken Tanrı yalnızlıkla baş etmekte zorlanan Adem’e, onun kaburgasından yarattığı Havva’yı gönderir. Adem, Havva’dan çok etkilenir. Onu ‘kadın‘ ve ‘her şeyin annesi‘ olarak tanımlar.

Lilith kendi çocuklarının öldürülmesine çok öfkelendiği için Adem ve Havva’dan olacak tüm çocukları öldüreceğine dair yemin eder. Adem ve Havva’nın yasak elmayı yiyip cennetten kovularak ölümlü olmasında şeytanla işbirliği yapar. Sonrasında da Adem ve Havva’dan olan her çocuğu öldürmek için harekete geçer.

Lilith efsanesi günümüzde bile o kadar etkili ki birçok toplumda yeni doğum yapmış kadınlar yalnız bırakılmaz. Lilith’in hışmından korumak için bebeğin baş ucuna Tanrı tarafından gönderilen üç meleği temsil eden bir muska koyulur. Ayrıca, her ne kadar gelenek haline gelmiş olsa bile yeni doğum yapan kadınların başına kırmızı kurdele takılması ve lohusa şerbeti dağıtılması, aslında bebeği Lilith’den korumak için uygulanan ritüellerden biridir.

Lilith, Türk mitolojisindeki çocukları boğarak öldüren Albı,z yani Alkız’la aynı kişidir.

Kaynaklara göre Lilith, hala farklı formlarda gece erkeklerin rüyasına girip onları baştan çıkarmaya devam etmekte ve erkeklerin spermlerini toplayarak şeytani çocuklar dünyaya getirmektedir. Yani Lilith sadece bebek öldüren karanlık bir varlık olarak değil; şehvet dolu bir cinsel obje olarak da nam salmıştır.

İlk feminist

Adem’in üstten bakan tavrına karşı çıkıp onunla eşit olduğunu söyleyen, Adem’in kontrolünde olmayı reddederek cenneti terk etmeyi göze alan Lilith, boyun eğmeyen ve özgürlükçü tutumuyla feministler tarafından ‘ilk feminist‘ olarak tanımlansa bile günün sonunda karanlık bir yaratık olarak anılması kaçınılmaz olmuştur.

Lilith efsanesinin birçok farklı versiyonu olsa dahi temelindeki mesaj aynıdır: Adem’e boyun eğmediği için Lilith karanlık bir yola sapmıştır. O eş ya da anne olmayı hak etmez. O bir kadın değil; şeytani bir varlıktır. Yeni doğan nesillerin ondan korunması gerekir.

Farklı içeriklere ihtiyacımız var

Lilith mitolojisi, psikoloji alanında çalışan bazı uzmanların da ilgisini çekmiştir.  Semboller ve toplumsal bilinç dışına odaklanan Jung da Lilith mitolojisine çalışmıştır. Bu konuda çalışmış uzmanlardan bazısı Lilith’in Adem’e başkaldırmasından dolayı cezalandırılmasının, insanlığın bilinçdışına erkek egemen toplumu yüceleştiren tohumlar ektiğini iddia eder. Ve dolayısıyla ilk insandan bugüne erkeğe itaat etmeyen, boyun eğmeyen kadının kabul görmemesi ve farklı şekillerde cezalandırılması gerektiği inancı bilinç dışında kök salarak gelmiştir.

Ataerkil toplum düzeni elbette bir mitolojiyle açıklanamaz ama bu düzeni gelişmemişlikle özdeşleştirmek yanlış olmaz. Toplumun evrilmesinde medyanın rolü göz önüne alınırsa ataerkil düzene hizmet eden senaryo içeriklerinden artık uzaklaşılması gerek. Bu yüzden de enine boyuna daha ayrıntılı düşünülmüş, toplumsal değişime destek çıkmayı amaçlayıp sorumluluk alan daha fazla yapıma ihtiyacımız var. Ayrıca, toplum olarak uzun zamandır yüzümüzün hiç gülmediği göz önüne alınırsa bizi gülümsetecek senaryolar da hiç fena olmaz.