Arno Gruen, kitaplarında hep şu tespitin altını çizmişti: “Kendi kurban durumunda oluşumuzun inkârı, bunun kendi kurban durumunda oluşumuz karşısında nefret duymamıza yol açması ve başkalarını kurban durumuna sokma eğilimi…” Yani, kendimize karşı duyduğumuz nefret ve utançtan kurtulmak için başkalarından nefret etme ve kurbanlaştırarak utanma eğilimi… Eşcinsellere ya da göçmenlere yönelik nefretin izini, nefret eden kişilerin iç dünyalarında bulabiliriz rahatlıkla.
Peki örneğin geçenlerde yapılan ‘nefret yürüyüşü’ne katılanların hiç de yalnız ve ilişkisiz olmadıkları hatırlatılabilir. Ama ‘bağlılık’ ve ‘ilişki’ aynı şey değil. Örneğin pek çok çocuk, ilişki kuramadıkları ama kendilerini bağlı hissettikleri ailelerde büyürler. Gruen’in ‘Empatinin Yitimi’ adlı kitabında bahsettiği gibi, ilişki denilince karşılıklı ‘saygı’ önplandadır, bağlılıkta ise tek taraflı saygı sözkonusudur. İlişki, karşılıklı etkileşim anlamına gelir, koşulsuz değildir hiçbir şey. Bağlılıkta güçlü olan zayıf olana kendi varlığını dayatır ve ezilen bütün bunlar karşısında bir de şükran göstermelidir. Ekonomi kötüye mi gidiyor, yine de şükretmeliyiz. Şükretmeyenler utanmalıdır, çünkü koşulsuz bir biçimde güce teslim olmamışlardır. Şöyle yazmış Gruen, günümüzdeki politik atmosferi tanımlarcasına: “Bize gerçekten değer verenlere güvenmeyiz, çünkü içimizin derinliklerinde kendimizi değersiz hissederiz. Aynı şekilde, bize ihtiyacımız olan sevgiyi sadece onların verebileceğine inandığımız için boş ve soğuk olan kadınların ve erkeklerin peşinden koşarız. Gerçek bir ilgiyle karşılaşınca sıkıntı ve güvensizlik hissederiz. Bizi kim ve niçin gerçekten sevsin ki? Anne-babamızın kendi ezilmiş kendilikleri karşısında duydukları ve bizim de içimize yerleştirdikleri nefrete bağlılığımızı sürdürürüz.”