MESUDE ERŞAN
@mesudersan
‘Daha sağlıklı, daha ince, daha genç, daha uzun yaşam‘ vaat eden çeşit çeşit besin, diyet, ilaç, tedavi, cihaz, takviyeler hayatımıza giriyor. Bu karmaşa içinde, doğruyu seçmek her zaman kolay olmuyor. ‘Sağlık Balonları Bilim Dışı Kandırmacalar‘ kitabını yazan Dr. Alp Sirman, “Sözde değil, gerçek bilimi takip edin” diyor.
Sirman kitabında, bilim dışı kandırmacadan ibaret olan sağlık balonlarını birer birer, kanıtlarıyla patlatıyor. Balonların ortaya çıkışını, şişirilmesini, etkilerini, sonuçlarını değerlendiriyor. Her birinin hangi ‘bilimsel araştırma‘ ile doğduğunu ve yine hangi bilimsel veriyle söndüğünü anlatıyor.

Sirman röportaja başlarken bir parantez açarak, sağlıklı yaşamın tek belirleyicisinin bireyin seçimleri olmadığını ve bütüncül tıbbın önemini hatırlattı. Sirman’ın bütüncül tıptan kastı, son yıllarda parlatılan geleneksel tıp uygulamaları değil. Yaşadığımız yerlerin havasının, suyunun, toprağının, denizinin de temiz olması. Koruyucu toplum sağlığı uygulamalarının geliştirilmesi bir o kadar değerli. Sirman, “Gelir düzeyinin yükseltilmesi, iyi tarım politikalarının geliştirilmesi, kentlerin hareket etmeye olanak sağlaması, trafiği azaltacak önlemlerin alınması da sağlığı korumada bütüncül yaklaşımlar” dedi.
Sağlıkla ilgili ‘moda’ uygulamalar kısa zamanda, bunlara kuvvetle inanan ve yayan ‘hayranlar‘ kazanıyor. Pek çoğu pahalıya mal oluyor. Sirman’ın deyimiyle bu ‘balon’lar, beklentinin aksine, sağlıktan götürüyor: “Sonuçlarıyla çok karşılaşıyorum. Direksiyon başında bayılarak kaza yapan bir hastamı sorgulayınca 10 gündür diyet yaptığını anlattı. Günde beş kaşık kabak haşlaması ve 50 gram kıyma yiyordu, hipoglisemiye girmişti. Başka bir hastam, beyninde tümör şüphesiyle, biyopsi yapılacağını anlattı. Dinleyince bir antiaging kürü aldığını söyledi. Kürün içinde büyüme hormonu vardı ve beyninde tümör şüphesine yol açacak bazı belirteçleri yükseltmişti. Biyopsi için bekledi, kürün etkisi geçince gerek kalmadı. Maalesef sağlık çok istismar edilen bir alan.”
Sirman sorularımızı şöyle yanıtladı:
Dünya kadar ‘bilimsel araştırma, veri’ ortalıkta dolaşıyor. Bunların hangisinin gerçek bilim, hangisinin ‘sözde, sahte bilim’ olduğunu nasıl ayırt edebiliriz?
Bilim çevremizi saran dünyayı anlamak için kullanılan yöntem. Anlama çabası yerine kabullenmeyi öneren dogmaların karşıtı. Herkes bir şekilde bilim yapar. Kitabımda sık kullandığım bir metaforla yanıt vereyim. Otomobilinizin motoru çalışmıyor. Tamirci bunun nedenlerini bulmaya çalışıyor; yakıt borusunda tıkanma, ateşleme sistemi sorunu, aküde yeterli güç olmaması gibi olası nedenleri gözden geçiriyor. Bu tam da bilimsel yöntemdir işte.
Araştırma hiyerarşisi içinde, mantıklı bağlantılar kurarak, neden-sonuç ilişkisini sorgulayarak ilerlenir bu yöntemde. Peki, tamirci arızanın nedenlerini bulmaya çalışmak yerine, “Aracın vergisini yatırmayıp tanrıları kızdırmışsın” ya da “Merkür geri gidiyor, motor bu yüzden çalışmıyor” deseydi tepkimiz ne olurdu? Peki, söz konusu insan olunca niye aynı tepkiyi göstermiyoruz? Bilimsel çalışmaların en önemli özelliği tekrarlanabilir olması. Eğer bir bilim insanının hipotezi ve çalışması doğru ise bu çalışma tekrarlanır, değilse tekrarlanmaz. Bu kadar basit.
‘Bilim kendi kendini kontrol eder’
Bilimin güzelliği de budur, kendi kendini kontrol eder, sorgular, hata arar, araştırma sonuçlarına göre de değiştirir, yeniler. Sahte, sözde bilim ise bilimsel çalışmaların güvenilir olmasından yararlanarak, tekrarlanmamış, hatalı olduğu ortaya çıkan araştırmaları kullanır. Her konuda araştırma bulunabiliyor. Gaz kokusunun, kalbe iyi geldiğiyle ilgili araştırma bile var! Endüstri de bu küçük araştırmaları keşfediyor, uygun ürünler üretiyor ve rafları dolduruyor.
Sahte bilimciler birbirine benziyor mu? Dayandıkları araştırmalar, kullandıkları yöntemler vs.
Evet. Mesela, yanlış olduğu ortaya konmuş araştırmaları kullanmaya devam ederler. Örneğin, yüksek dozda D vitamini verilmesinin enfeksiyon hastalıklarına karşı bağışıklığı güçlendirdiği için koruyucu olduğu iddiası tamamen yanlış tasarlanmış, tekrarlanmamış bir araştırmayı referans alıyor. Aşı karşıtlarının sıklıkla kullandığı Andrew Wakefield araştırması da sahte olduğu ortaya çıkan, bu nedenle geri çekilen, geçersiz bir araştırma.
Bu iki geçersiz araştırma, birçok insanın aşı yaptırmaktan kaçınmasına neden oluyor. ‘Makine fetişizmi‘ sahte bilimcilerin sık kullandıkları bir yöntem. Makineye bağlanıyorsunuz ve makine sizde ne var, ne yok söylüyor. Sahte bilimciler bu tür cihazları çok severler. “Elinize şu elektrotları alın, şimdi rife aleti tüm vücudunuzdaki mikropları öldürecek” veya “Bir dışkı örneği verin, şimdi size mikrobiyota analizi yapacağız ve buyurun iki dakikada hazır. Sizde kandida var.” Oysa mikrobiyota analizi yapacak gerçek cihaz, milyonlarca dolar ve öyle iki dakikada sonuç vermiyor. Doktorun da her teşhisi çat diye söyleyeni sevilir. Tereddüt eden, tak diye kesin tanı koyamayan doktorlar pek sevilmez. Tam da bu yüzden sahte bilim satan hekimler sevilir. İnsanlar kolayı seçip, istediğini duymak isteyince bunlara başvuruyor.
Kitabınızda söz ettiğiniz sahte bilim satan, ‘süper’ doktorlar kim?
Benzer tezleri kullanırlar. Hastanedeki doktor, “Şu da olabilir, bu da olabilir, bir de şu analizi yapalım” derken, süper doktor, “Onlar modern tıbbın köleleri, siz şu ekstreyi alın, bakın nasıl geçecek”, “Onlar laboratuvar lobisi, onlar ilaç lobisi” der. Meslektaşlarının, hastalığı çözememiş doktor olduğunu öne sürer. En fazla görülen, hatta herkeste rastlanan şikâyeti hemen ortadan kaldıran ve hiçbir yan etkisi olmayan bitkisel ilaçlar verirler. Mucize tedaviler icat edilir, bu tedaviler onları bulanlara ün getirir ama bir gün mutlaka gerçekler ortaya çıkar.
Bombardıman altındayız
En fazla yalan, yanlış bilginin dolaştığı, istismar edildiği alanlardan biri beslenme. Bu bir tesadüf değil…
Obezite endüstrisinin en sevdiği zamanlardayız. Birbirinden farklı pek çok yöntem sunuluyor. Pazarlama yöntemleri, fit bir görünüme kavuşturmak, sağlıklı ve güzel olmamıza yardımcı olmak gibi sözüm ona gayet masumane bir amaçla sunulurken aslında önümüze yanlış hedefler ve kimsenin işine yaramayacağı baştan belli olan ‘sihirli formüller’ koyup hepimizi bu sahte dünyanın içine çekmeye çalışıyor. “Obezite endüstrisi” dedim, çünkü hastalık giderleri hariç, diyet, ameliyatlar ve egzersiz derken yüzlerce milyar dolarlık bir aldatmacadan söz ediyoruz.
Gösterilen bunca çabaya rağmen yükselişine devam eden obezite sorununun kaynağında, metabolik sorunlar ve bunlara bağlı hastalıkların bulunuyor. Fazla kilolarımızdan bu yöntemlerle kurtulamadığımıza göre demek ki büyük bir yanlışın içindeyiz. Ancak içinde bulunduğumuz çaresizlik, bir yandan beslenme ve ilaçlar, diğer yandan spor salonları üyeliği ya da cerrahi operasyonlarla bizi bilgi bombardımanına tutan bu endüstrinin hiç de umurunda değil. Ne de olsa her yıl, bu zamanlarda formüllerini satın almaya hazır bir müşteri potansiyeli mevcut. Büyük bir bölümü bilimsellikten uzak olan uygulamaları satın almaya hazır olağanüstü bir kitle var. Yani alan razı, veren razı.
Son yıllarda büyük iddialarla pazarlanan bazı beslenme efsanelerini konuşalım biraz. Örneğin alkali beslenmek şart mı?
1860’larda ortaya atılan ama sonra geçersiz olduğu kanıtlanan bu teorinin hâlâ gündemde olması şaşırtıcı. Bu yöntemde besinleri asit ve alkali olarak sınıflandırıyorlar. Örneğin kızartmalar, işlenmiş gıdalar, rafine şeker içeren tatlılar, asitli yiyecekler. Meyve ve sebzelerse sağlıklı, yani alkali besinler. Ancak alkali beslenmeye geçerseniz, kanser olmazsınız gibi bir iddiası da var. Bunun için de “Şu suyu için, şu damlayı kullanın” gibi önerileri oluyor ki işte bu da onun karanlık yüzü. Önerilen formüller vücudumuzun asit-alkali dengesini değiştirmez. Öyle kolay olsa asidoz tedavisi için yoğun bakımda yatan hastalara rastlamaz. Bu sorunla gelen her hastaya iki damla önerir, evine yollardık.
Ketojenik beslenme de ‘taraftar’ buluyor. Sağlığa, günümüz insanı ve koşullarına uygun mu?
Ketojenik beslenmenin yüzde 60 yağ, yüzde 30 protein, yüzde 10 karbonhidrat oluşması hedefleniyor. Bu oranlar, avcı-toplayıcı atalarımızın kış aylarında toplayıcılık yapamadığı için sadece kemik iliğiyle beslendiği zamanlara dayanıyor. Ketojenik beslenme, karbonhidratın bulunmadığı dönemlerde, enerji metabolizmasının yeniden uyarlanması. Ve bu durum tüm memeliler için geçerli. Peki gerçekten sağlıklı bir beslenme şekli mi?
Kısa dönemde evet, bir süre için insülin salgılanması azalacağından, insülin direnci ve insülin artışına bağlı damar sertliği, beraberinde ayrıca leptin direncine bağlı o sürekli acıkma hali yaşamazsınız. Uzun dönemdeyse işler değişir. Doğa bu beslenme yöntemini sadece kış aylarında kabul ediyor. Uzun süre boyunca az miktarda sebze tüketmek, lifli gıdaları azaltmak demek. Bu da mikrobiyotaya zarar verir, yüksek oksidatif stres oluşturur. İkincisi, yaşlanma hızında artış demek. İlk dönemlerinde ‘ketojenik grip’ adı verilen halsizlik ortaya çıkar, baş dönmesi yaşanır. Sonra bu belirtilere kabızlık gibi sindirim sorunları da eklenebilir. Son yıllarda ketojenik beslenme içine bol miktarda karbonhidrat ve lif içeren kuruyemişler de eklendi. Ancak onları, içerdikleri yüksek karbonhidrat nedeniyle ketojen olarak kabul edemeyiz. Bir de bu isimle pazarlanan paket ürünler var ki onların zaten ketojenik beslenmeyle uzaktan yakından alakası olamayacağı da ortada. Çünkü işlenmiş besin kategorisine girdikleri için zararlılar.
‘Moda’lar arasında, glutensiz beslenme yer alıyor. Glutensiz ürünler için marketlerde ayrı raflar açılıyor. Glutensiz beslenmek iyi mi sahiden?
Bir varsayımı düzeltmekle başlayayım, “İnsan türü tahılları 10 bin yıldan, yani tarım devriminden bu yana tüketiyor” diye genel bir bilgi var. Yanlış. Bulunan iskeletlerdeki diş minesinin ve diş taşlarının incelenmesi sonucu kanıtlandığı gibi insan türü tahılları 10 bin yıldan bu yana yemiyor. 10 bin yıldan bu yana üretiyor. 2 milyon yıldan bu yana da tüketiyoruz. Son yıllarda glutensiz beslenenlerin oranı hızla arttı. Bu oranın gelişmiş ülkelerde toplumun yüzde 63’üne karşılık geldiği söyleniyor. Ancak çölyak hastalığı (gluten proteinine karşı bağışıklığın aşırı reaksiyon göstermesi) oranları yüzde 1,4 ila 2 arasında seyreder. Yani abartılmış bir durumla karşı karşıyayız.
Gluten zararlıdır efsanesinin doğuşu
Kitabınızda sorduğunuz soruyu, ben de size sorayım: Peki, ne oldu da 2 milyon yıldan bu yana yediğimiz tahıllar bir anda böyle sorunlara yol açan canavarlara dönüştü?
Prof. Peter Gibson ve Jessica Rose Biesiekierski 2011’de 34 kişiyle yaptıkları bir araştırmada, çölyak olmayanlarda da glütenin alerjiyi tetikleyebileceğini gördüler. Bu araştırmanın ardından, glutensiz ürünler üreten dev bir endüstri doğdu. Bugün 22 milyar dolarlık bir pazardan söz ediyoruz. Araştırmanın ilk bölümü hemen kabul gördü ve etkileri de hızla tüm dünyaya yayıldı ama bu arada Prof. Gibson ve Biesiekierski araştırmalarını sürdürüyordu, sorunun glutenden kaynaklanmadığını kamuoyuna açıkladılar. Fakat kimse dikkate almadı. İki bilim insanı, soruna yol açan faktörün FODMAP (fermente edilebilir oligodi-monosakkaritler ve poliyoller) molekülleri olduğunu ortaya koydular. FODMAP’ın en bilinen örnekleri, hazır gıdaya lif olarak eklenen fruktan ve aşırı fruktozun yanı sıra bazı prebiyotikler.
O halde alerjiyi tetikleyebilen başka pekçok faktör var…
Evet. Sadece FODMAP moleküllerinin değil, endüstriyel besinlerde çok kullanılan katkılardan biri olan emülgatörlerin de bunda payı var. Yani hazır ürünün çorba ya da puding yaparken suda kolayca çözünmesini sağlayan katkı malzemesi bağırsak mukozasını bozarak glüten ve beraberinde diğer besinlere karşı da alerji geliştirilmesine yol açıyor. Sağlıksız beslenme sonucu değişen mikrobiyatanın, gluten de dahil olmak üzere, çeşitli besinlere karşı alerji yaratabileceği zaten biliniyordu. Et içeren ürünlerin çoğunda mevcut olan doku transglutaminazı veya ‘et tutkalı‘ denilen, kırpık etleri birbirine yapıştırarak yeniden kullanılabilmesini sağlayan katkı malzemesi de aynı soruna yol açıyor. Ne var ki sansasyon makinesi gluteni şeytanlaştırmaya devam edecek. Sonuçta oldukça kârlı bir pazar yaratmayı başardılar. Daha da beteri, bu glutensiz hazır ürünleri daha iyi bir görünümle pazarlamak ve biraz daha lezzet katmak için çok sayıda katkı malzemesi kullanıyor olmaları. Sağlığımızı koruduklarını iddia etseler de bozuyorlar. Besin endüstrisinin yoğun kullandığı bütün bu etkenleri göz ardı ederek gluteni neden göstermesiyse, ürünlerinin satışına yönelik pazarlama stratejisi.
Sağlımızı bozan bu para tuzaklarına düşmemek için ne önerirsiniz?
Benim önerebileceğim en sağlıklı beslenme şekli, Akdeniz diyeti. Aslında ‘Akdeniz’e özgü yaşam şekli’ desek daha doğru olur. Toplumsal ilişkiler, dinlenmeye verilen önem ve hayattan zevk alma hali de buna dahil. Neticede hiçbir sağlık önerisi, nasıl yaşıyor olduğunuzdan bağımsız etki etmez. Çözüm her zaman olduğu gibi sağlıklı bir çevrede, uyku düzenine dikkat edip düzenli egzersiz yapmakta ve doğru şekilde beslenmekte. Gerisi sadece para tuzağı. Eğer bir sağlık ürününü, ünlülerin tavsiye ettiği söyleniyorsa, ünlülerin fotoğrafları kullanılıyorsa, bireysel deneyimlerle güven sağlanmaya çalışıyorsa bu tek bir şeyi kanıtlar: O ürünün sağlığa yararı olmadığını.
Fruktoz şuruplarının keşfini ve endüstriyel ürünlere girmesini obezite artışının milatı sayıyorsunuz. Hemen her paketli ya da şişelenmiş üründe var.
Richard O. Marshall ve Earl R. Kooi 1957’de mısırdan şeker elde edilebileceğini gösterdi ama bu yöntemi ucuz ve endüstriyel üretime uyarlayan Japon bilim insanı Dr. Yoshiyuki Takasaki oldu. Bu buluş, sonuçları açısından bakıldığında Japonların Hiroşima ve Nagazaki’nin intikamını alması olarak değerlendirilebilir. Çünkü fruktoz şurubunun tetiklediği hastalıklar nedeniyle ABD’de ölenler, 2’inci Dünya Savaşı’nda atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagazaki’de ölenlerden çok daha fazla. Bu buluş obezite çağının miladı oldu. Şeker pancarından mısıra geçiş herşeyi kolaylaştırmıştı zaten. ABD hükümetleri destekliyordu, tüm dünyada şekere kolay ulaşımı sağladı. Ucuz olduğu için gazlı içecek üreticilerinin gözdesi oldu. Pet şişelerinin de geliştirmesiyle birlikte iki ayrı endüstri bir araya geldi. Hızla hazır besin endüstrisinin de gözdesi oldu. Ucuzdu, bakterilerin üremesine engel oluyordu ve lezzetliydi. Raf ömrünü de uzatan bu madde, market raflarındaki ürünlerin yüzde 80’ine girmeyi başardı. Karşımızda maalesef milyarlarca dolarlık bir zehir endüstrisi var.
Yağ gözden düşürülürken, şeker yükseltildi
Şekerin zararı ne zaman ortaya çıkmaya başladı?
Öncelikle vurgulamak isterim ki şeker konusunun sadece bir beslenme sorunu değil, aynı zamanda önemli bir halk sağlığı problemi. Zayıflık ve şişmanlık parantezine sığmayacak kadar derin. Bunu ilk fark eden kişi Cambridge Üniversitesi’nden beslenme uzmanı John Yudkin idi. 1972’de yazdığı ‘Pure, White and Deadly’ (Saf, Beyaz ve Ölümcül) adlı kitabında şekerin tüm zararlarını anlattı. Ancak okyanusun diğer yakasında Ancel Keys adlı ABD’li fizyolog bambaşka bir iddiada bulunuyordu. Keys, bu iddialarını desteklemek için, hastalıklara hayvansal yağların neden olduğunu gösteren çokuluslu bir araştırmasını kanıt olarak sundu. Yedi ülkenin adını taşıyan bu araştırma, hayvansal yağların bolca tüketildiği ülkelerde kalp damar hastalıklarının arttığı görüşünü ispatlıyordu. Oysa araştırma 22 ülkeyi kapsıyordu, Keys sadece iddiasını destekleyen yedi ülkenin verilerini paylaşmıştı. Yudkin’in uyarıları duyulmadı ama Keys Time’da kapak oldu. Şekere bağlı metabolik sendrom patlayınca ve Keys’in araştırmasının bir istatistiksel yalan olduğu ortaya çıkana dek bu görüş hakimdi.
Temelde fruktoz şurubu veya şekerkamışından elde edilen şeker arasında büyük bir fark yok. Her ikisi de bir molekül fruktoz, bir molekül Glukozdan oluşuyor. Glukoz ve fruktoz birbirlerinden tamamen farklı şekilde metabolize edilir. Glukozun yüzde 80’i vücuttaki tüm organlar tarafından, hiçbir aracıya ihtiyaç duyulmadan, enerji olarak kullanılabilir. Fruktozunsa tamamı karaciğerde metabolize edilir. Bu süreçte oksidatif maddeler de ortaya çıkar. John Yudkin’in kitabı şeker konusunda her şeyi açıklıyordu ama şeker endüstrisi bu bilgilerin toplumca bilinmesini engelledi. Bu süreç aslında alkole bağlı reaksiyona benzer. Fruktoz metabolizmasının kullandığı yöntem en başta karaciğer yağlanması olmak üzere, insülin direnci ve metabolik sendroma da sebep oluyor. Bu durum son yıllarda artan obezite ve metabolik sendrom sorunlarının en önemli nedenlerinden. Son 200 yıl içinde aldığımız kaloriye bakıldığında, en fazla artış gösteren kalori türünün aşırı şeker tüketimine bağlı olduğu görülüyor. Özellikle 1977’de fruktoz şurubunun bulunmasıyla birlikte, obezite salgını her yere yayılıp büyük bir tehdide dönüştü.
Yağın gözden düşmesi, fruktoz şurubu kullanımını artırdı mı yani?
1980’lerde yağlı beslenmenin obeziteye yol açtığı düşüncesi hakimdi. Beslenme alışkanlıkları değişti, yağ tüketimi azaldı. Amerika’da başlayan yağsız beslenme, tüm dünyaya yayıldı. Ancak daha sonra görüldü ki obezite ve yol açtığı sorunlarda artış oluyor. Yağ azaltıldığında lezzetsiz hale gelen besinlerin içine yeni bir şeyler ekleme ihtiyacının oluştu. Besin endüstrisi için çözüm çok basitti, fruktoz şurubu koydu.
Şeker endüstrisi, aynen tütün endüstrisi gibi dünyadaki ölümlerin çoğundan sorumlu. Unutulmamalı ki şeker, besin değil. Düzenli olarak alınması gereken minimum miktarı yoktur. Her tür şeker zararlı. Pazarlama açısından kolaylık sağlasın diye ürün paketlerinin üstüne onlarca farklı isimde yazılabilen şeker ilavesi ve kahverengi şeker de eşit oranda zararlı. Sofra şekeri, yani sükroz (sakkaroz) içinde fruktoz molekülü mevcut. Şeker pancarından elde edilen rafine şeker zararsız değil. Rafine şekerin metabolik etkileri nedeniyle verdiği zarar, anne karnından itibaren başlıyor.
Kokoreç mutlu eder ama arkadaşlarınızla yerseniz
Son yılların popüler konularından biri de probiyotikler. Takviyesine ihtiyacımız var mı? Kokoreç yemek mutlu eder mi?
Sağlıklı besleniyor, gereksiz antibiyotik almıyorsanız, ayrıca ilaçlarla mikrobiyota takviyesi gerekmez. Kaldı ki bu gıda takviyelerinin ne kadarının etkili olduğu da tartışmalı. Birçoğu mide asidi tarafından etkisiz hale getirildiği için beklenen etkiyi göstermez. Doğal kefirin ise yararlı olduğu gösterildi. Sonuç olarak sağlıklı beslenme ve bol lif alımı bağırsak sağlığımız ve genel sağlığımız üzerinde çok sayıda faydaya sahiptir. Bağırsak mikrobiyotası serotonin, noradrenalin, dopamin, histamin, asetilkolin, gama aminobütirik asit, benzodiazepin benzeri moleküller üretebilir. Birçok nöropeptidi üretebilme yeteneğine de sahiptir. Ayrıca PYY adı verilen hormonlar üzerinden de ruhsal yapımızı etkiler. Evet ‘sevdiğiniz arkadaşlarınızla‘ kokoreç yemek mutlu eder. Ama mutlu eden yani mikrobiyotanıza iyi gelen kokoreç değil, sevdiklerinizle birlikte olmak! Kokoreç sadece bir bahane olabilir.
Kiminle konuşsak, ‘D vitamini çok önemli’ diyor. D vitamini konusu abartılıyor mu sizce?
D vitaminiyle ilgili çok sayıda araştırma var ama birçoğu gözlemsel, neden-sonuç ilişkisini göstermiyor ve pozitif sonuçları abartılıyor. D vitamini aslında bir hormon ve DNA’mız dahil çok farklı sistemlere etki eder. Bu nedenl D vitamini eksikliği yaygın. Nedenleri ağırlıklı olarak çevresel faktörler.
Son 15 yılda D vitamini ölçümleri düşüyor, sadece güneşsiz bölgelerde yaşayanlarda değil, güneş alan bölgelerde de. Bunun nedeni vücudumuzun artık D vitamini üretemiyor olması. Kabahat vücudumuzda değil. Dünyayı her şekilde kirleten insanda. Havayı kirletiyoruz. Raşitizm ve D vitamini eksikliği gibi, endüstri devriminin başlaması ve kırsal nüfusun şehirlere göç etmesiyle arttı. Hava kirli; hem artık sadece şehirlerde değil dünyanın her yerinde kirlendi. D vitamini sentezi için gereken ultraviyole ışığı bu filtreyi geçemiyor.
Diğer bir neden 1970’lerden itibaren tonlarca tüketilen tarım ilaçlarının, özellikle en çok kullanılan glisofatın vücudumuzda D vitamini sentezleyen CYT P450 enzimini bloke etmesi. Kısaca bir vitamin eksikliğinden çok çevre sorunuyla karşı karşıyayız. 35 derece güney, 35 derece kuzey enlemler dışında yaşayan kişilerin her gün 800 IU D vitamini kullanmalarında sakınca yok. Bu grup kişilere bu miktar için test yapmaya da gerek yok.
Halen yaşadığımız pandemi bize ne öğretti?
Öğrettiği en önemli şey, bilimden ayrılmamamız gerektiği. Covid-19 dönemi bilim safsatacılarının, ölümlere yol açtığı bir dönem olarak anılacak. Bilimsel veriye dayanmadan uyguladıkları sözde tedaviler, aşı karşıtı dayanaksız iddiaları ve komplo teorileriyle kendi tedavilerini pazarlama, pandemiden yararlanma çabaları tüm dünyada birçok kişinin COVID-19 sonucunda ölmesine yol açtı. Bu nedenle modern tıp karşıtı, safsata pazarlamacısı hekimlerin lisanslarının iptal edilmesini amaçlayan çalışmalar başlatıldı. Unutulmamalı ki modern tıp insan yaşamını 100 yıl içinde iki kat uzattı. Bunu insanın ömrünü arttıracak genetik bir değişim sağlayarak yapmadı. Aşılar ile bebek ölümlerini azaltarak, daha temiz içme suları, sağlıklı şehirlerin oluşturulması, antibiyotiklerin geliştirilmesi ile enfeksiyon hastalıkların tedavisiyle erken ölümler önlenerek başarıldı. Covid-19 için mRNA platformu kullanan aşısı genetik aşı ve tedaviler nihayet hak ettiği ilgiyi gördü.
Alp Sirman Kimdir?
Alp Sirman, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra acil tıp konusunda eğitim gördü. İstanbul’da yeni gelişmeye başlayan bölgelerde acil müdahale merkezleri oluşturarak evde sağlık hizmetleri vermeye başladı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, ev yaralanmaları ve tasarım sorunları ilişkisini irdeleyen bina bilgisi dersleri verdi. Halen birçok üniversitede mimarlık ve tasarım ve insan sağlığı, iş ve eğitim performansı ilişkisi konusunda seminerler veriyor. Büyükşehir belediyelerine ve mimarlık ofislerine tasarım ve performans ilişkisi, insan ve çevre ilişkisi üzerine sunumlar, danışmanlıklar yapıyor. Popular Science dergisi yazarlarından olan Sirman, KRT kanalında ‘İşin Doğrusu‘ adlı bir programda hastane tasarımlarının salgınlara, hastane enfeksiyonlarına nasıl yol açabileceği, okul tasarımlarının enfeksiyon hastalıklarını kolaylaştırıcı, eğitimi azaltıcı etkileri gibi tasarım sorunları, marketlerdeki ürün yerleşimlerinin obeziteye etkileri, yeni ulaşım modelleri ve modern şehirciliğe etkileri konusunda yayınlar yaptı. Sirman’ın İnsanlık Sendromu (Hümanist Yayınları, 2019) adlı bir kitabı daha bulunuyor. Bilimde kırılma noktaları konulu yeni bir kitabı ise yazım aşamasında.