ECE DENİZ
ecedeniz@diken.com.tr
@meneksecedeniz
Bugün 1 Aralık ‘Dünya AIDS Günü’. Hakkında şehir efsanelerinin kolayca yayıldığı AIDS’le ilgili dünyada farkındalık artarken Türkiye bu konuda biraz geriden geliyor.
Peki sahiden nedir AIDS?

Fotoğraf: Vikipedi
Aslında her şey ‘Human Immunodeficiency Virus’ kısaca HIV hakkında bilgi sahibi ve farkında olmakla başlıyor.
Virüs korunmasız cinsel ilişki veya kan yoluyla bulaşıyor. Uzun yıllar vücutta hiçbir belirti vermeden yaşayan bu virüs, tedavi edilmedikçe ileri bir klinik seviye olan AIDS’e (Acquired Immune Deficiency Syndrome) neden oluyor.
Virüsün sebep olduğu diğer hastalıkların başladığı süreci tanımlayan AIDS’in tedavisiyse mümkün.
Dünyada ve Türkiye’de HIV’le enfekte olmuş kişiler (diğer adıyla HIV pozitifler) toplumdan dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya oldukları için hastalığı kabullenme, tanı alıp tedaviye başlama konusunda gecikebiliyorlar.
İhmal edilen her dakika HIV’in bir başka kişiye bulaşma ihtimali anlamına geliyor. Oysa doğru ve sürekli bir tedaviyle hastalığın bulaşı riski önlenebiliyor.
Pozitif-iz Derneği Kurucu Üyesi Çiğdem Şimşek, virüs hakkında yanlış bilinenleri, Türkiye’deki vaka sayılarının gerçek veriyi yansıtıp yansıtmadığını, korunma yollarını ve tedavi imkanlarını Diken’e anlattı.
Sorular ve yanıtlar şöyle…
HIV ve AIDS nedir, ikisi arasında ne fark var?
‘HIV’ (Human Immunodeficiency Virus – İnsan Bağışık Yetmezlik Virüsü) ‘tedavi alınmadığı’ durumda bağışıklık sistemini etkileyerek enfeksiyona neden olan bir virüs.
‘AIDS’ (Acquired Immune Deficiency Syndrome – Edinilmiş Bağışık Yetmezlik Sendromu) ise tedavi alınmadığı durumda HIV’in neden olduğu hastalıklar bütünüdür. AIDS bir hastalık, virüs değil, diğer hastalıkların başladığı klinik tablodur.
HIV vücuda girdikten sonra kişinin bağışıklık durumuna göre uzun yıllar herhangi bir belirti göstermeyebilir.
Doğru zamanda ilaç tedavisine başlayan ve ilaçlarını düzenli bir şekilde almaya devam eden HIV pozitifler, hiçbir zaman AIDS tablosuna gelmez ve yaşamlarını sağlıklı bir şekilde sürdürürler. Tedaviye erişimi olan HIV pozitifler günlük yaşantılarına, eğitim ve çalışma hayatlarına devam edebilirler. Aile kurup ve viral yükleri baskılandıktan sonra doğal yollarla bebek sahibi olabilirler. Günümüzde HIV pozitif anneler hekim kontrolünde bebeklerini emzirebiliyorlar.
HIV hakkında bilinen yanlışlar neler?
HIV’in ilk ortaya çıktığı yıllarda sadece belli bir grup insanı etkilediğine ve onlarda görüldüğüne ilişkin yanlış bir düşünce oluştu. Bu nedenle uzun yıllar, kendini heteroseksüel olarak tanımlayan insanlar riskte olduğunu düşünmediler.
Ne yazık ki, ülkemizde hala HIV en çok seks işçilerinde, LGBTİ+’larda veya ‘marjinal’ yaşayan insanlarda görülür diye yanlış bir düşünce yaygın.
HIV her yaştan, ırktan, etnik kökenden, cinsel kimlik ve yönelimden insanı etkiliyor.
HIV ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra her cinsiyetten insanda görüldü, böylece HIV’in yalnızca eşcinsel erkekleri etkilemediği anlaşıldı. Örneğin dünya verilerine baktığımızda 39 milyon HIV ile enfekte bireyin %54’ünün kadın olduğunu görüyoruz.
Öte yandan ‘ilişkiden sonra iki bira içersem alkol virüsü temizler’ gibi yanlış inanışlar da hala yaygın. Bunlar bizi HIV’den korumadığı gibi bulaşını da artıran şeyler.
Toplumun bazı kesimlerinde HIV halen ‘ölümcül’ bir enfeksiyon olarak biliniyor, oysa günde bir kez hap içerek kronik hale gelebilen bir enfeksiyon. Tedaviyle bulaştırıcılığın ortadan kalktığı da maalesef toplum tarafından bilinmiyor.
Türkiye’de kaç HIV vakası var? Ülkemizde vaka sayısında bir artış var mı?
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı resmi verilere göre Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü 1985’ten 8 Kasım 2023’e kadar toplam 41 bin 732 kişi HIV tanısı aldı.
Resmi sayıların dışında HIV statüsünü bilmeyen pek çok kişi var. Toplumda HIV farkındalığının düşük olması, HIV ile HIV pozitiflere uygulanan damgalama ve ayrımcılık nedeniyle kişiler test yaptırmaktan çekiniyorlar.
HIV enfeksiyonu uzun yıllar belirtisiz seyredebiliyor. Test yaptırılmadığı için Türkiye’de HIV ile yaşayan kişi sayısının mevcut sayının en az iki katı, hatta üç katı olabileceği tahmin ediliyor. Yapılan bir çalışma, insidansın (belirli bir nüfusta belirli zaman içerisindeki vaka sayısı) 2040’ta, yüzde 27 artışla yaklaşık 375 bine ulaşabileceğini ileri sürdü.
HIV’in Türkiye’de ilk görüldüğü tarihten bugüne tanı alan kişilerin yaklaşık %60’ı son beş yıldadır.
Başkent Üniversitesi ve Hacettepe HIV/AIDS Araştırma Merkezi’nin (HATAM) 2017’de yürüttüğü ‘HIV AIDS Farkındalık Araştırması’ sonuçlarına göre ülkemizde toplumun %77’si HIV hakkında bilgiye sahip değil, %75’iyse HIV’le yaşayan kişilerin normal bir yaşam sürebileceğini bilmiyor.
Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı’nın (UNAIDS) 2030’a kadar HIV yayılımını durdurmak ve ayrımcılığı engellemek amacıyla ’95-95-95+95′ küresel hedefleri var.
Küresel hedefler arasında öne çıkanlar şöyle:
1-Tüm dünya genelindeki insanların yüzde 95’inin HIV testi olması ve tanı alması
2-Tanı alan HIV pozitiflerin yüzde 95’inin tedaviye erişmesi
3-Tedaviye başlayan HIV pozitif kişilerin yüzde 95’inin viral yüklerinin (HIV’in kandaki miktarının) ölçülemeyecek düzeye gelip baskılanması (‘Belirlenemeyen = Bulaşmayan’ seviyeye gelmesi)
4-Tanı alıp, tedaviye başlayan ve viral yükü baskılanmış olan HIV ile yaşayan kişilerin yüzde 95’inin sahip oldukları hakları hiçbir damgalanma ve ayrımcılık yaşamadan kullanabilmeleri
Türkiye olarak, küresel hedeflerinin neresinde olduğumuzu değerlendiren uzmanlar; ikinci ve üçüncü basamaklardaki ‘tedaviye başlama’ ve ‘viral baskılamayı sağlama’ alanlarında karne notunun oldukça yüksek olduğunu söylüyor. Ancak Türkiye’nin ilk basamakta yer alan ‘teste gitme ve tanı alma’, son olarak dördüncü basamakta yer alan ‘damgalama ve ayrımcılık’ konularında dünya genelinin oldukça gerisinde olduğu belirtiliyor.
HIV’in tedavisi mümkün mü?
HIV’i tamamen yok edecek bir tedavi henüz çıkmadı. Ancak ‘antiretroviral’ (yani HIV’i baskılayan) tedaviler ile HIV pozitifler herkes gibi yaşayabilir, çalışabilir, ‘belirlenemeyen=bulaşmayan’ sayesinde bebek sahibi olabilirler.
HIV pozitif olduğunu öğrenen biri ne yapmalı?
İlk aşamada, HIV takibi yapan bir enfeksiyon hastalıkları hekimiyle görüşmeli, Tanının netleştirilmesi, tedavisi ve takibi için kapsamlı bilgi almalı. Ardından HIV alanında çalışan bir derneğe başvurarak akran danışmanlığı almalı. Bu hem tedavideki başarısını artırır hem de HIV ile yaşamayı kısa sürede normalleştirmesini sağlar.
Bu konuda destek alabileceği kurum ve kuruluşlar neler?
HIV tanısı alan kişiler ve yakınları Türkiye’deki şu dört kurumdan destek alabilirler:
- Pozitif-iz Derneği
- Pozitif Dayanışma
- Pozitif Yaşam Derneği
- Kırmızı Kurdele Derneği
Pozitif-iz Derneği’nin, hafta içi 12.00 ila 19.00 saatlerinde Türkçe, İngilizce ve Fransızca danışmanlık veren bir telefon hattı mevcut. Arayan kişi anında HIV konusunda donanımlı bir akran danışmanına ulaşıyor.
Nasıl korunulur?
Her tip cinsel ilişkide ve her seferinde kondom kullanmak. Tıbbi müdahalelerde evrensel enfeksiyon kurallarına uymak ve güvenli kan nakli yaptırmak.
HIV pozitif olduğunu öğrenen biri cinsel hayatına devam edebilir mi?
Evet, edebilir.
CDC (ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri) tedavi alan HIV pozitiflerin cinsel yolla bulaştırıcılığının kalmadığını Belirlenemeyen = Bulaşmayan (B=B) sloganıyla 2017’de duyurdu. HIV, kanda ‘belirlenemez (saptanamaz) düzeydeyse bulaşmıyor’. Bu bilimsel kanıt UNAIDS ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından da kabul edildi.
Başka bir deyişle tedavi gören bir HIV pozitif kişiden HIV, bir başkasına geçmiyor. Bu bağlamda HIV pozitifler kondom kullanmadan cinsel hayatlarına devam edebilir.
Sağlık Bakanlığı enfeksiyonla mücadele konusunda yeterli mi, HIV ilaçları SGK kapsamında mı?
HIV’in ve HIV ile yaşayanların; başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere tüm bakanlıkların daha fazla pozitif ilgisine ihtiyacı var. Hem HIV ile yaşayanları hem de toplum sağlığını koruyacak kapsamlı ve kapsayıcı bir ‘HIV/AIDS Yasası’na da ihtiyaç var.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve SGK’sı olan herkes, HIV ilaçlarına ücretsiz olarak erişebilir. SGK yaptıramazlarsa bile ayda belli bir miktar ücret ödeyerek Genel Sağlık Sigortası (GSS) yaptırabilir ve bu kapsamda tedaviye ulaşabilirler.
Ancak çalışma veya oturum izni olmayan, ülkemizde kaçak bulunan kişiler ne yazık ki tedaviye erişemiyor. Bu da hem kişi hem de dolaylı olarak toplum sağlığını olumsuz etkiliyor.