6 Ocak 2026

21'inci yüzyılın yeni kavramı: Çok işlilik
2

Göksun Yazıcı
Göksun Yazıcı
ODTÜ Ekonomi mezunu. Yüksek lisansını kültürel çalışmalar (Bilgi) ve antropolojide (Columbia) tamamladı. Antropoloji doktora öğrencisi (California, Davis).

21’inci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktık ve ikinci çeyrek için bizlere kalan bakiye pek de iç açıcı değil. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada sermaye sahibi olmayanlar için aşağıya doğru gidiş hızlanmış durumda. Aşağıyı gösteren bu ibre yeni kavramları da beraberinde getiriyor. Bu yeni kavramlardan biri ‘çok işlilik’.

Birden fazla kişiyle ilişkide olma halini anlatan çok eşlilik durumundan esinlenerek üretilmiş bir kavram. Birden fazla işte çalışan işçilere ‘polyamorous worker’ (çok işli işçi) ismi veriliyor. Ben de bunu çok işlilik olarak dilimize çevirdim.

Bu kavram, tek bir işte çalışarak hayatını sürdüremeyen geniş bir kitlenin varlığına işaret ediyor. Diğer yandan, çalışmanın ve emeğin uğradığı değer erozyonunun da en belirgin göstergesi. İstikrarlı ve yaşam boyu süren kariyerlerin de çoktan bittiğinin habercisi bu kavram.

Hayatta kalmak için artık bir işte çalışmak yetmiyor. Bir, iki, belki de üç işte birden çalışmanız gerekiyor ki barınma ve gıda gibi temel ihtiyaçlarınızı karşılayabilesiniz.

‘Sosyal devlet’ diye bir şey vardı

‘Boomer’ (1945 ile 1964 arasında doğanlar) kuşağının övünmelerini hatırlarsınız; çalışmış çabalamış, 30 yaşına geldiğinde çoktan evlenmiş, çocuk yapmış, tapusunu aldığı evinin taksidini ödüyordu onlar. Ama biz hala kaç yaşımızda ‘serseri’ gibi geziyoruz; ne bir baltaya sap olabildik, ne evlendik, ne çocuk yaptık, ne de şu dünyada dikili bir ağacımız var. Hem dünyanın kaymağını yiyip üstüne dibini sıyırıp hem kendi çocuklarını ezmenin ayrı bir tadı olsa gerek.

‘Boomer’ kuşağının görmek istemediği değer değişimlerini de not edelim. Feminist mücadelenin evlilik ve aile kurumunu kadınların lehine aşındırmasının da büyük bir payı var bizlerin onların istediği hayatı yaşamamamızda. Bir baltaya ‘sap’ olamayan bekarlar olarak yaşadığımız özgürlüğün hem mücadelesini verdik hem de bedelini ödedik. Kim ne derse desin aç kalsak da bu özgürlüğün tadını çıkarabiliriz.

‘Boomer’ kuşağı, kendi yaptıklarını bir yetenek ve çalışkanlık hikayesi olarak okumak istese de aslında bu ‘yetenek hikayesi’ni tarihsel bir şekilde anlamamız gerekiyor. Onların arkasında ‘sosyal devlet’ diye bir şey vardı. Üniversiteden mezun olanların iyi bir maaşla çalışabileceği sosyal güvenceli ve istikrarlı işler vardı. Elde ettikleri gelirlerle çok zengin olmasalar da asla yoksul denemeyecek hayatlar yaşayabildiler.

Kendileri için yüksek emekli maaşlarını garantilediler ama gelecek kuşağın ya da kendilerinden daha aşağı mevkilerde çalışanların hayatta kalmasına yetecek emekli maaşı almasını engelleyen politikaları desteklediler. Sosyal devlete ve güvenceli işlere sırtını dayayıp neoliberal politikaların taşıyıcısı olmanın günahı hala bu kuşağın erkeklerine (ve bazı kadınlarına) ait.

Sistemin bize ‘hediye’lerinden biri

Tüm kapitalizm tarihine baktığınızda sosyal devletin hem büyük emek mücadeleleri hem İkinci Dünya Savaşı’nın tarihsel koşullarında şekillendiğini görüyoruz. Sosyal devlet ve emeğe verilen sosyal haklar tüm kapitalizm tarihi içinde bir istisna teşkil ediyor.

21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde tamamlanan sosyal devlet yıkımının ardından bizler bu istisnanın dışında, kendi gerçek kurallarına bağlı hareket eden bir sistemin içindeyiz. Çok işlilik, bu sistemin bizlere ‘hediye’lerinden biri. Emek, temel ihtiyaçları karşılamaya yetmiyor. Emek, kapitalizmin ilk günlerindeki gibi ölümüne sömürülebilir hale geliyor.

Pasif gelir hayali ve girişimcilik

Çok işlilik kavramına eşlik eden diğer kavram ise ‘pasif gelir hayali‘. Çalışarak hayatımızı idame ettiremediğimiz kesinleşince çalışmadan hayatta kalmanın hayalleri üşüşüyor zihnimize. Emek bu kadar değersizse elbette emek dökmeden de yaşamanın yolları vardır diye düşünüyoruz.

Pasif gelir, kira, faiz ya da ‘kendi işinin patronu’ olup çalışmamakla mümkün olabilecek bir gelir biçimi. Kira ve faiz, mülk sahibi ya da sermaye sahibi olmayı gerektirdiği için emekçilere kalan hayal, girişimcilik, yani kendi işinin patronu olmak.

Kapitalist anlamda girişimcilik ancak sermaye sahibi olmakla ya da bir sponsorla mümkün. Sermaye bulamayan emeğin girişimci olarak adlandırılması ise başka bir tür emek sömürüsü.

Örneğin kuryeler bir motor sahibi, yani üretim aracına sahip ve bir platformda bir araya getirilerek ‘girişimci’ oluyorlar. İşin sahibi sayıldıkları için aslında emek döktükleri işin tüm risklerini taşıyan taraf haline geliyorlar; sosyal güvenceleri yok, zararı kendi ceplerinden ödüyorlar. Parayı kazanan ise onları bir araya getiren gerçek kapitalist girişimci platform.

E-ticaret, yazılım, ürün geliştirmek gibi tüm ‘işler’ de bir patron edasıyla girdiğimiz ama emek döktüğümüz işler. Sanki bir büyüyü bozmak ister gibiyiz; emeğin değersiz olduğunu  bildiğimizden, yaptığımız işlere emek dememek için taklalar atıyoruz.

Frekans

Pasif gelir hayalinin sunduğu diğer bir alternatif ise frekans. Evet yanlış okumadınız, frekans. ‘Para beni buluyor’, ‘Para bana engel olmadan akıyor’, ‘Parayı kendime çekiyorum’ olumlamalarıyla frekansı yükselterek paranın bize akışını sağlayabileceğimizi öğütleyen ritüellerle karşılaşıyoruz. Özellikle 888 hertzin bolluk bereket frekansı olduğu söyleniyor! 

Frekans konusunda benim vurgum, bu ritüellerin ne kadar saçma olduğu değil –ya da yalnızca o değil. Bu durumu tarihsel olarak okuyorum. Finans kapitalinde para o kadar keyfi ve gizemli bir şekilde akıyor ki bu gizemli para akışına gizemli ritüellerle dahil olmak neredeyse yapılacak en ‘mantıklı’ şey. Emek dökmenin anlamı kalmamış, girişimcilik deseniz işlememiş, sistem deseniz bildiğiniz gizem, para akışını takip etmek ise imkansız. İşte o zaman ne oluyor? Frekans fakirin ekmeği! Diğer yandan, ‘para frekansı çalışmaları’ büyük bir endüstri haline gelmiş durumda ve gurularına epey para kazandırıyor.

Başlangıç yeri Batı değil Afrika

Para çekme ritüellerinin aslında Batı’da değil, Afrika’da başladığını söylesem sanırım şaşırırsınız. Finans kapital sömürüsünün ilk yıktığı yerlerden Afrika’da servet sahibi olmak için yapılan ritüelleri anlatan ‘okült ekonomiler’ isimli antropoloji çalışmasında geleneksel inançlarla finans kapitalin nasıl kesiştiği anlatılıyordu (Antropoloğun adını anmak istemiyorum çünkü öğrencilerini cinsel olarak istismar ettiği için üniversiteyle ilişiği kesildi, ben sadece çalışmasına referans veriyorum). 21’inci yüzyılın başında Afrika’da gözlemlenen bu olgu, 25 yıl içinde tüm dünyaya yayıldı.

Tüm geleneksel inanışlarda her zaman bolluk bereket için yapılan ritüeller vardı: saçı saçmak, libasyon, kurban vs. Fakat bu ritüellerdeki muhatap, keyfi fırtınalarla hasadı mahveden tanrı kılığındaki doğaydı.

Tanrıların sevgisini kazanmak, öfkelerini dindirmek, teveccühüne mazhar olmak için yapılan ritüellerin artık yeni bir tanrısı var. Fırtına Tanrısı kadar gizemli, acımasız ve keyfine göre davranan bir tanrı.

Hasadı mahveden Fırtına Tanrısı mevsimler değiştiğinde mutlaka güneşe teslim olup merhamete gelse de emeği değersizleştirip çalışarak hayatımızı idame ettirmemizi imkansızlaştıran finans kapitalin bizler için güneşli günleri asla gelmeyecek.