Son zamanlarda insanlar birbirine daha sert konuşuyor. Bu sertlik her zaman bağırarak, küfrederek ya da açık bir aşağılamayla gelmiyor; çoğu zaman ölçülü bir dilin, sakin bir tonun ve ‘samimiyet’ ya da ‘iyilik yapma’ kılıfının içine yerleşiyor.
Söylenen söz ilk anda makul görünebiliyor; fakat geride bıraktığı etki incitici oluyor. Çünkü mesele kelimenin sertliği değil, öfkenin hangi kılıkla dolaşıma girdiği.

Konuşan kişi çoğu zaman öfkeli olduğunu da düşünmez. Kendini mantıklı, haklı, hatta yapıcı hisseder. İçinde biriken gerilimi ‘olanı söylemek‘ ya da ‘dürüst olmak‘ gibi gerekçelerle dışarı verir. Oysa burada paylaşılan bir duygu değil, taşınamayan bir yüktür; ilişki içinde birine doğru yöneltilen bir basınçtır.
Yani bugün eleştiri ile saldırı, geri bildirim ile aşağılama, samimiyet ile sınır ihlali iç içe geçmiş durumda. Günlük hayatta bu daha örtük biçimlerde yaşanır; sosyal medyada daha görünür ve daha cüretkâr hâle gelir. Biçim değişir, sahne değişir; buna karşılık kaynak çoğu zaman değişmez: içeride tutulamayan öfke. Bu ayrımın nerede kurulduğunu görmek, dilin nasıl çalıştığını anlamak için belirleyicidir.
Eleştiri mii aşağılama mı?
Eleştiri, karşısındakini hâlâ bir özne olarak kabul eder. Aşağılama ise karşısındakini sessizce daha aşağı bir yere yerleştirir. Bu yüzden “Sen zaten böylesin” diyen bir cümle yalnızca bir görüş bildirmez; karşı tarafın kimliğine dair kapanmış bir yargı üretir. Eleştiri düşünmeye alan açar; buna karşılık aşağılama bu alanı baştan kapatır. Çünkü amaç bir durumu değerlendirmek değil, bir kişiyi konumlandırmaktır.
Buradaki mesele kullanılan kelimelerin kabalığı değildir, asıl mesele cümlenin kurduğu ilişkidir. Aşağılama çoğu zaman küfürle değil, ölçülü bir dille, sakin bir sesle ve ‘iyilik yapma‘ hâli içinde kurulur. Söyleyen kişi kendini kırıcı değil, ‘açık sözlü’ olarak tanımlar. Öte yandan kurulan cümlede eşitlik yoktur: karşı tarafla temas kurulmaz, onu kontrol etmeye çalışır.
Bu yüzden bu dil yaralar ama ilk anda kolay ayırt edilmez. İncinen kişi çoğu zaman incindiğini savunamaz; çünkü ortada açık bir kabalık değil, örtük bir üstünlük vardır. Ve bu noktada öfke artık bir duygu olmaktan çıkar; ilişki içinde düzen kurma aracına dönüşür. Bu dilin neden bu kadar yaygınlaştığını anlamak için, öfkenin nasıl dolaşıma girdiğine bakmak gerekir.
Öfke günlük hayata nasıl sızar?
Öfke hissetmek tek başına patolojik değildir, aksine insanîdir. Sorun, öfkenin içeride tutulamaması ve üzerinde düşünmeden bir hedefe yönlendirilmesidir. İnsan rahatsızlıkla kalamadığında, o rahatsızlığı bir yere bırakmak ister; öfke tam da bu eşiğin ‘kolay yolu’ olarak çalışır.
Hayal kırıklığına, belirsizliğe, eksik hissetmeye, eleştirilmeye ya da yeterince görülmemeye tahammül azaldıkça öfke artar. Ancak bu öfke çoğu zaman patlayarak değil, ince ince sızarak ilerler: bir cümleye karışır, bir bakışa yerleşir, bir imaya dönüşür. İçerideki basınç, kelimelerin arasından buhar gibi çıkar; görünmez ama yakar.
Gündelik hayatta bunun en görünmez ama en yaygın örneklerinden biri ‘body shaming’dir. Çoğu zaman açık bir saldırı gibi gelmez; aksine ilgileniyormuş gibi yapılır. Birinin bedeni, kilosu, yüzü, görünümü üzerinden kurulan cümleler ilgi ya da merak kılığı taşır. Oysa ortak nokta şudur: Karşı tarafın bedeni, üzerinde söz hakkı olduğu varsayılan bir alana dönüştürülür.
Öte yandan burada yalnızca ‘eleştiri’ yoktur. Çoğu zaman kişinin kendi içinde sağlıklı biçimde yönetemediği duyguların ve kendi hayatıyla ilgili çatışmaların başkasına yöneltilmesi vardır. Yani bir başkasının bedeni, konuşanın iç dünyasında çözülemeyen şeylerin hedef tahtası hâline gelir. Bu mekanizma yalnızca kamusal alanda değil, en yakın ilişkilerde de çalışır.
Öfke ve yakın çevre
Aile içinde öfke çoğu zaman doğrudan ifade edilmez. Ebeveynliğe dair sözler ‘tecrübe paylaşımı’ ya da ‘yol gösterme‘ gibi sunulur. “Bu kadar üstüne düşersen çocuk şımarır”, “Bizim zamanımızda böyle yapılmazdı” gibi cümleler yalnızca fikir belirtmekle kalmaz; karşı tarafın sezgisini, emeğini ve yeterliliğini sessizce tartışmaya açabilir. Burada kritik ayrım şudur: Cümle gerçekten yardımcı olmak için mi kurulur, yoksa konuşanın iç gerilimini rahatlatmak ve konumunu korumak için mi?
İş hayatında bu dil daha sistematik çalışır. Emek “Daha iyisi yapılabilirdi” denerek silikleştirilir. Bir hata bağlamından koparılıp kişiliğe bağlanır: “Zaten sen detaylara dikkat etmezsin.” Başarı ise ‘şans’ gibi gerekçelerle küçültülür. Bu geri bildirim değildir, kişiyi yaptığı işten ayırmadan aşağıya yerleştirme biçimidir.
Arkadaşlık ilişkilerinde ise öfke, duygusal bir hak talebi gibi dolaşıma girer. “Benimle yeterince ilgilenmiyorsun”, “İyi bir arkadaş değilsin” gibi cümleler ilk bakışta duygu ifadesi gibi görünür. Oysa çoğu zaman karşı tarafın sınırlarını, temposunu ve hayatındaki yükleri yok sayar. Burada dile getirilen bir ihtiyaçtan çok, karşı tarafa yöneltilmiş bir eksiklik tanımı vardır.
Bu örneklerin hepsinde ortak olan soru şudur: Tartışma içeriği iki taraf açısından da işlevsel mi; yani taraflara ve ilişkiye bir fayda sağlıyor mu, yoksa bir tarafı rahatlatırken diğer tarafı daraltıp köşeye sıkışmış gibi mi hissettiriyor? Bu sorunun yanıtı şunu ayırt etmemizi sağlar: Ortada gerçekten işlevsel bir eleştiri mi var; yoksa söylenenler sadece bir patolojiye mi hizmet ediyor?
Öfke ve patoloji
Öfke her zaman patolojik değildir. Ancak bazı kişilerde öfke, bir duygu olmaktan çıkar ve hayatı yönetme biçimi hâline gelir. İçeride taşınamayan kaygı, yoğun stres, değersizlik hissi ya da tükenmişlik; öfke üzerinden kontrol edilmeye çalışılır. Bu yüzden öfke yalnızca bir taşma değil, bir tür duygu yönetme yolu gibi çalışır.
Bazı durumlarda öfke terk edilme ya da silinme korkusunun üzerini örter; bazılarında küçültme ve aşağılama güç duygusunu ayakta tutmanın yolu hâline gelir. Kimi zaman kırılgan benlik algısı en küçük eleştiriyi tehdit gibi algılar; kimi zamansa görülme ihtiyacı öfkeyi sahneler.
Yoğun kaygı hâllerinde öfke sürekli bir tehdit algısına eşlik eder. Kronik stres ve tükenmişlikte sabrın tükendiği noktada ortaya çıkar. Depresif zeminlerde ise bastırılmış öfke pasif-agresif biçimlerde dolaşıma girer. Yani mesele öfkenin varlığı değil, sürekliliği, yönü ve ne işe yaradığıdır.
Bu patolojik öfke biçimleri yalnızca ruh sağlığı kliniklerinde görülmez; ailede, iş yerinde, arkadaş çevresinde ve sosyal medyada da karşımıza çıkabilir. Üstelik çoğu zaman ‘mantıklı‘ bir dil kılığında geldiği için, maruz kalan kişi kendini suçlamaya daha yatkın hâle gelir.
İnsan, karşı tarafın sertliğini kendi değeriyle karıştırır. Oysa patolojik öfkenin ayırt edici yanlarından biri, çoğu zaman karşıdakinden bağımsız çalışmasıdır. Kişinin sergilediği öfke ilişkide bir şey olmuş hissi verir ve öfkeye maruz kalan kendini suçlar. Oysa öfkenin kaynağı kişinin kendi iç dünyasında gizlenmiştir. Bugün ortaya koyduğu performans ise iç dünyasından sahnelenen bir gölge oyunudur.
Ve işte tam da burada sınır meselesi devreye girer. Sınır koymak romantik bir slogan değil, psikolojik bir güvenlik önlemidir. Amaç karşı tarafı düzeltmek değil, kişinin kendi alanını korumasıdır.
Klinik olmayan öfke
Öfke patlamaları yalnızca ruhsal sorunlara özgü değildir. Yoğun stres, kayıp, haksızlık ya da tükenmişlik, klinik olmayan yapılarda da geçici öfke patlamalarına yol açabilir. Bu tür öfke bağlamla sınırlıdır ve çoğu zaman ardından ilişkiyi onarma çabası gelir.
Ayırt edici olan, öfkenin alışkanlık hâline gelmesidir. Öfke her seferinde başkasına yöneliyor, kişiyi rahatlatıyor ve tekrar ediyorsa artık yalnızca bir duygu değil, bir baş etme biçimi söz konusudur. Bu döngü, sosyal medya gibi alanlarda daha çıplak hâle gelir.
Sosyal medya
Sosyal medya öfkeyi üretmez; onu en filtresiz hâliyle görünür kılar. Yüz yoktur, gerçek ilişki yoktur, bedel düşüktür. Bu nedenle saldırganlık burada çoğu zaman süreklidir ve aşağılayıcı bir dil taşır. Üstelik ‘yorum’ formu, saldırıyı sıradan bir eyleme dönüştürür.
Ünlü figürler çoğu zaman bir ‘insan‘dan çok bir ‘ekran‘a dönüşür. Herkes kendi iç gerilimini o yüzeye yansıtabilir. Yorumlar üzerinden girilen tartışmalar da çoğu zaman içerik değil, kimlik performansıdır.
Bu alan, sınırla ve duyguyla baş etmekte zorlanan kişiler için özellikle elverişlidir. Ancak bu durum yalnızca sosyal medyaya ait değildir, gündelik hayatta da aynı mekanizma çalışır.
Toplumsal hız
Bireysel öfke boşlukta oluşmaz. Uzun süreli belirsizlik, güvensizlik ve adaletsizlik içinde yaşayan toplumlarda insanlar yalnızca yorulmaz; düşünerek hareket etme kapasitesini de kaybeder. Sürekli tetikte olmak zihni reflekslere teslim eder. Refleksler arttıkça durmak zorlaşır; durmak zorlaştıkça dil sertleşir.
Bu yüzden sertlik daha kolay meşrulaşır. Kırıp dökmek ‘samimiyet’, sınır ihlali ‘doğruları söylemek‘ olarak adlandırılır. Sertlik sıradanlaştıkça fark edilmez.
Durabilmek
Bugün yaşadığımız şey bir karakter meselesi değil, düşünmeye ara verememek. Zihin sürekli açık kalır, duygu hızlanır, cümle düşünceden önce gelir. Rahatsızlıkla kalmak zorlaştıkça öfke bir çıkış kapısı gibi çalışır.
Bu yüzden eleştiri sandığımız pek çok cümle, anlam üretmekten çok basınç boşaltır. Kısa bir rahatlama sağlar ama ilişkiden, temastan ve güvenden eksiltir.
Belki de bugün en temel mesele daha doğru cümleler kurmak değil, o cümleden önce durabilmek. Çünkü duraklama yoksa, en ölçülü dil bile ince bir öfkenin taşıyıcısına dönüşür.
Ve bir noktadan sonra konuştuğumuzu zannederiz; ama aslında birbirimizi biraz daha uzağa iteriz.
Bazen en çok zarar veren söz, yüksek sesle söylenen değil, üzerinde hiç durulmadan, sakince geçilip gidendir.