3 Şubat 2026

CHP çok iyi bir şey yaptı
C

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Kısa bir aradan sonra kaldığım yerden devam…

Kaldığım yer, önceki kuşağın ve hatta ondan öncekinin de ‘kaldığı yer’, Kürt sorunu ve CHP’nin düzenlediği Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel… Fotoğraf: CHP

Hiçbir toplumsal küme birörnek insanlardan oluşmaz. Dolayısıyla siyasi değerlendirme yaparken diğer konularda olduğu gibi genellemelerden olabildiğince kaçınmakta yarar var. Ancak bazı genel saptamalar -hiç kuşkusuz yanılgı payını hesaba katarak- bir gereklilik. 

Memlekette ‘Kürt sorunu’ ifadesini işittiğinde çilden çıkan bir kesim var. Bir de ‘Kürt’ sözcüğünü işitince çileden çıkanlar.

İkinci grup, yani ‘Kürt’ sözcüğüne dahi tahammülü olmayanlar, ‘Kart kurt ederken Kürt oluvermiş‘ rivayetine iltifat edenler. Bana fazla kalabalık gibi görünmüyor, düz dünyacılar gibi, amiyane tabirle ‘marjinal’ sayılırlar. Ancak ilkinden, ‘Kürt sorunu’ sözünden rahatsızlık duyanlar hiç az değil.

Bu klasmandakileri de alt gruplara ayırmaktan yanayım: Çıtanın bir ucunda konuyu samimiyetle anlamaya çalışanlar, ortasında “Özal da Kürt idi” korosu, sağ ucunda ise sorunun varlığını kesin biçimde reddeden ve genellikle “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır. Nokta!” biçiminde düşünüp yazanlar duruyor. (Cümle sonlarına konulan ‘Nokta!‘ sözcüğüyle cümle âleme had bildirenlerin haleti ruhiyesi başlı başına bir yazıyı hak ediyor. Nokta!)

Hal böyleyken konu Kürtler olduğunda yargı, önyargı, bilgi sorunu ve rivayet muhtelif. Bunun bir nedeni Kürt hareketinin parçalı yapısıysa, daha önemlisi, memleket tornası, yerli-yersiz kaygıların giderilememesi, demokrasi fukaralığı, siyaset esnafının kumaşı vs. .

Sorunun karmaşıklığı ve üzerine konuşulacak şeylerin bolluğu bir yana, bu yazı bakımından önemli somut gerçek ise şu: ‘Kürt sorunu’ adlı bir sorunun varlığını kabul edip ilgilenmeye başladığınız andan itibaren yaşamınız bir biçimde değişiyor. Bu durum bireyler için olduğu kadar, kurumlar ve siyasetçiler-partiler için de geçerli.

Geç Osmanlı-erken Cumhuriyet yıllarında olup biteni bir yana koyalım. Örneğin, 1965’te TBMM’ye giren sosyalist TİP, kongresinde Kürtlere ilişkin o kararı almasaydı rekor sürede kapatılır mıydı? TİP’in varlığından rahatsız olanların eline fırsat geçti ve hızla gereğini yaptılar. Ya da İsmail (Beşikçi) hoca, zor zamanlarda Kürtler üzerine yazıp çizmese 17 yıl kalır mıydı cezaevinde. Örnek çok… İlgilisine 12 Mart sonrası DDKO yargılamalarındaki iddianamelerin ve kararların diline, devletin o dönem Kürt konusunu nasıl ele aldığını kavramak için göz atmasını öneririm.

Aynı yıllarda (1950’den itibaren) resmî ideoloji anti-komünizm şemsiyesi altında yaşananlara bakınca, özellikle Kürtler ve sosyalistlerin/devrimcilerin neler çektiğini görmek mümkün. Üstelik bunlar övgüyle anlattığımız ‘özgürlükçü’ 1961 Anayasası döneminde yaşandı. (Eski TCK’nin 141, 142 ve 163. maddeleri kapsamındaki dava konularına ilişkin derli toplu bilgi için Bülent Tanör’ün ‘Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu’ adlı kitabını öneririm.)

12 Eylül sonrasında, 1990’larda komünizm ‘tehlikesi’ artık bertaraf edilmişti, ancak Kürt sorununa ilişkin güvenlikçi yaklaşım sürdü. Merkez siyasete dahil olup sorunu ‘bir ara’ kabul eden, kenarından dolanan ya da daha cesur konuşan siyasetçiler çıktı, ancak sonunda her biri duvara çarptı.

Kürt siyasetçilere alan açan (SHP gibi) partiler oldu. 1990’lardan itibaren Kürtler ‘kendi isimleriyle’ TBMM’de yer aldılar almasına, fakat başlarına gelmeyen kalmadı. Kürt siyasal hareketinin tüm partileri kapatıldı, çok sayıda siyasetçi cezaevine girdi. HDP hakkındaki dava hâlâ AYM’de, eş genel başkanları 10 yıldır cezaevinde.

Çeyrek yüzyıldır iktidarda olan AKP, Kürt sorunu ve Kürt kimliğinin kamusal alanda görünür hale gelmesi için muhtelif adımlar atıp bir süreç başlattı. 2015 seçimleri ardından vazgeçti ve iktidar ortağının elinden tutarak eskisini aratan bir dönem yaşattı. Yaklaşık bir buçuk yıldır, bu kez ‘demokrasi’ kavramına yüz vermeden, Suriye’de yaşananlar bağlamında ve daha ziyade Öcalan üzerinden idare edilen yeni bir aşamadayız.

Öyle bir aşama ki bu, kardeşlik söylemi ile had bildirten dil bir anda yer değiştirebiliyor. Son bir ayda Suriye’deki gelişmeler Türkiye’deki radikal-ayrımcı milliyetçiliği, ırkçı eğilimleri bir anda ortaya çıkarabildi. Malum, şimdi ‘seküler milliyetçi’ olarak adlandırılan bir kesim de kendini gösteriyor. MHP genel başkanının DEM konusundaki ‘güncel’ tutumuna öfkeliler.

Herkesin bildiği şeyleri daha fazla uzatmanın gereği yok.

Kişisel tutumumu daha önce de yazmıştım; Mars’ta yaşamadığım için bu iktidar blokundan ne beklemem ve ne beklememem konusunda gerçekçi bir yargıya sahibim. Ancak, Marx’ın “Toplumlar önlerine ancak çözebilecekleri türden sorunları koyar” ifadesini de unutmamaktan yanayım. Önümüzde bir sorun varsa ‘artık’ onu çözebilecek yetiye-kapasiteye sahip olduğumuz içindir. Bugün olmazsa yarın. Çözümden kim neyi anlıyor, kimin önerisi nedir, niyetler/öneriler arasında kapanmaz uçurumlar var mı, kim kiminle nasıl uzlaşacak vs… Bunlar siyasi mücadelenin konusu.

CHP’nin geçen cumartesi günü düzenlediği Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı’na uğrayabildim ve yalnızca bir oturum (bölgenin ekonomik yapısı hakkında) dinleyebildim. Katılımcılar ve konuşulanlar hakkında bilgim var. Murat Sabuncu’nun T24’te yayınlanan 1 Şubat 2026 tarihli yazısı ve Medyascope’tan Özgecan Özgenç’in özenli haber metni,  konuşmalar ve Ekrem İmamoğlu’nun açıklaması hakkında bilgi verici kaynaklar.

Birkaç gözlemimi paylaşmak istiyorum. Özgür Özel’in konferansın başından sonuna dek tüm konuşmaları dinlemesi önemliydi…

Bilen bilir, bu nevi toplantılara üst düzey siyasetçiler çevrelerindeki insan çemberiyle birlikte ‘giriş yapar’ (evet, katılmaz!), birkaç kişiyle tokalaşır, beş-on dakika konuşur ve ardından onun hızında yürümeye çalışan insan çemberiyle birlikte ‘çıkış yapar.’ Siyasetçi ‘çıkış yapınca’ onu görmek (ve onun tarafından görülmek) için gelen dinleyicilerin dörtte üçü ayrılır, konuşmacılar birbirini dinler. Hani Halk TV’de ekranı beşe bölüyorlar ve biri konuşurken kalan herkes telefonuna bakıyor ya, işte konferanslardaki konuşmacıların ruh hali ekrandaki o çaresize benzer biraz…

Özgür Özel bunu yapmadı. Katılımcıların ve konuşmacıların niteliği vs. övgüye değerdi. Özel’in konuşması son derece derli toplu, uzun süredir sergilediği tutumla uyumlu biçimde nerede durduğu belli bir konuşmaydı.

Bence en önemlisi bu dönemde böyle bir toplantının yapılması ve bir önceki akşam birlikte yenen yemeğin katılımcıları. Konferanstan somut-bağlayıcı öneriler bekleyenlere katıldığımı söyleyemem. Çünkü konu o değildi. Konu, bir sorun çevresinde bir araya gelip o sorunun dalı budağı hakkında konuşulabileceğini göstermekt. Özel-CHP yönetimi ve orada bulunanlar bunu yaptı. Üstelik milliyetçi, zaman zaman pervasızca ırkçılığa meyleden bir dilin yeniden dolaşıma girdiği günlerde. Konferansa ilişkin dedikoduların, marş ve bayrak söylentilerinin vs. malum üçkâğıtçılıklar olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

CHP yönetiminin yalnızca oy kaygısıyla bu işlere girmediğini, kendisine yönelen tahmin edilebilir milliyetçi hezeyanlara karşı ilkeli bir tutum takındığını görüyor ve ödün vermemesini diliyorum. Oradaki insanların bu buluşmadan memnun kalması ise saflıktan değil, iğneyle kuyu kazılırken her içten temasın değerini bilmesindendi. CHP yönetimini muhatabıyla insani-medeni ve eşit ilişki kurma çabası ve ‘konuşmayı sürdürmekteki’ ısrarından dolayı kutlarım.

Öneriler:

  1. Evren Balta’nın ‘Davos’ta yankılanan büyük ikame korkusu: Göç, robotlar ve Çin’ başlıklı yazısı.
  2. Yunus Emre Erdölen’in ABD’de ICE cinayetleri hakkında ‘alan’da yayınlanan söyleşisi.
  3. Şu sıralar ABD ve dünyayı sarsan Epstein belgeleriyle ilgili, Ümit Kıvanç yıllar önce bir yazı dizisi hazırlamıştı. ‘Bir Erkeklik ve Zenginlik Öyküsü’ başlıklı dizi T24’te yayınlanmıştı, ancak ulaşamadım (Muhtemelen benden kaynaklanan bir sorun). Bu yüzden, o kapsamlı diziye atıf yapan ‘Ve madam yakalandı’ başlıklı bir diğer yazısını buraya bırakıyorum.