
ŞULE TÜRKER
@suleturker34
Hayatlarımızı değiştiren Covid-19 pandemisinin getirdiği kural, kısıtlama ve yasaklara uyum sağlamaya çalışırken haliyle psikolojimiz yıprandı.
Sosyalliğimiz dibe vurdu. Yakınlarımızdan uzak kaldık, dokunamadık. Sevdiklerimizi kaybetmenin acısını da ‘pandemi koşullarında’ yaşadık. Sevdiklerini kaybedenlerin acısını usülünce paylaşamadık. Tükenmişlik sendromu başta olmak üzere birçok ruhsal sorun söz konusu.
Hayat standartlarımıza ve baş etme becerilerimize göre kimimiz daha az kimimiz daha çok hissetti bu ‘daralma’yı. Psikiyatrlar, psikologlar, yaşam koçları, sağlık çalışanlarından sonra belki de bu sürecin en çok başvurulan profesyonelleri. Üstelik tam normalleşiyoruz derken, yeni vaka ve can kayıplarının pik yapması sonrası gelen tam kapanma kararı, danışan sayılarını hızla artırdı.
Yaşadığımız ‘ruhsal pandemi’ tablosunu değerlendirmek, tespit, gözlem ve öngörülerini sormak istediğim uzman klinik psikolog Şerife Budak Köse’yle de bu yoğunluk nedeniyle ancak gece saatlerinde konuşma imkanı bulabildik.
Uzaktan çalışanlardan evlilikleri çatırdayan çiftlere ilişkilerin yeni adresi dijital platformlardan televizyon dizilerine kadar birçok konuya değindik.
Buyursunlar…
Pandemi başladığından beri en yoğun olduğunuz dönem hangisi?
Kasımla, sonbaharda başladı ve bu son dönem. Şu andaki son kapanmada çok daha yoğunuz.
Kapanma sürecinde online görüşmelere başladınız. Yüz yüzeyle aynı etkide oluyor mu?
Geçen yıl ilk kapanmada kaygılarım vardı nasıl olur diye ama aynı etkiyi görüyoruz. Hatta online görüşme daha çok talep görüyor. Çünkü dünyanın her tarafından insanlar istediği zaman ulaşabiliyor.
Danışanlarınız Türkiye’yle sınırlı değil yani?
Şu anda neredeyse her ülkeden danışanım var.
En çok hangi ülkelerden?
İngiltere yoğunluklu. Daha çok kuzey ülkeleri diyebilirim.
Yurt dışından konuştuğunuz kişilerle, Türkiye’deki danışanlarınızın ortak paydası ne?
Konuştuğumuz ağırlıklı konu haliyle pandemi ve depresyon. Çaresizlik, sosyal izolasyon, kaygı ortak sorunlar.
Ayrışan şeyler var mı sizi arama nedenleri konusunda?
Kaygı, genelde dünyanın her tarafında ortak karakteristik özellikler taşıyor. Kaygı bozukluğu mesela. Ölüm kaygısı, bu pandeminin yarattığı, genelde o kaygının çeşitleri var ama temel olarak kaygı başlığı altında toplanan sıkıntılar; Gelecek kaygısı ve ekonomik kaygılar çok fazla, ortak payda olarak.
Ekonomik kaygı köşeye sıkışmış hissettiriyor
Türkiye’de hangi kaygı ön planda?
Şu andaki en ön plandaki kaygı, ekonomik kaygı. İnsanlar işlerini, konfor alanlarını kaybetmekten çok korkuyor. Genelde bir yurt dışına nasıl gideriz sorusu akıllarda. O ekonomik kaygı, köşeye sıkışmış hissettiriyor.
Bu süreçte karşılaştığınız ekstrem durumlar var mı?
Ekstrem diyemem, ekstrem olabilmesi için ilk defa karşılaştığımız durumlar olması gerekir ama şunu söyleyebilirim: Bunların sayısı, karşılaşma sıklığımız arttı. Mesela kaygı bozukluğundan aklını kaybedecek noktasına gelecek insanlar oluyor. Ya da takıntı dediğimiz OKB (obsesif kompulsif bozukluk) vakaları arttı. Sıklık çok fazla. Önceden ayda bir karşılaştığım yoğun kaygı, panik atak durumu şimdi neredeyse her gelende karşıma çıkabiliyor.
Zaman kavramını yitirdik

Depresyon, travma, tükenmişlik problemi yaşayan insan sayısı tüm dünyada yükseldi. DSÖ bir ‘ruhsal pandemi’den bahsetti. Ruhsal pandeminin aşısı ne?
Ruhsal pandeminin aşısı, insanın kendinde bulacağı başa çıkma becerileri. Mutlaka ve mutlaka bir şeyle ilgilenilmesi, bir uğraş, hobi, ilgi alanı dediğimiz alışkanlıklar edinilmesi gerekiyor. Çünkü sosyalliğimiz kalmadı. Sosyalliğimiz elimizden alınınca insanlar bir anda gelecek kaygısının ya da o tükenmişliğin içine girdi. Şimdi sinema, tiyatro gibi sanatsal aktivitelerin hiçbiri yok. O nedenle başa çıkma becerilerini geliştirmeleri gerekiyor insanların. O da işte ilgi alanları dediğimiz, egzersiz, uğraş, hobi türündeki işler…
Bu süreçte maddi ya da başka bir nedenle psikolojik danışmanlık alamayanlar ne yapmalı, önerileriniz ne olur?
Genelde benim önerim, mutlaka günlük rutinlerine bir egzersiz koymaları, bu spor olur, en iyi yürüyüş olur, örgü olur, en basit yazmak olur. Bedensel aktiviteleri öneriyorum. Beden, ruh sağlığının çok önemli bir parçası. En az 20-30 dakika günlük yürüyüş, meditasyon, müzik gibi aktiviteler…
Çok önemli bir şey var, ‘beyin sisi’ diye gündemde şu sıralar, zaman kavramını yitirdik. Dün ne zamandı? Her gün aynı şeyleri yapıyoruz, zaman durmuş gibi oluyor. Unutuyoruz, unutkanlıklar çok karşımıza çıkıyor. Tükenmişliğin getirdiği durumla insanlar çok fazla unutmaya başladı. O nedenle neyi ne zaman ne kadar yapacağımızı bilmek, günü planlamak, rutini belirlemek gerekiyor, bunlar bizi zinde tutar.
Günlük aktiviteler hep aynı şeyler mi olmalı yoksa farklılıklar mı içermeli?
Belki her gün farklı bir şey ekleyerek. Sonuçta hepimizin üç aşağı beş yukarı rutinlerimiz aynı. Ev işleri, evden çalışma, çocuklar, kitap okuma, film izleme… Bunlara küçük küçük farklı rutinler eklenebilir. Hem gelişimimize katkı olur hem bizi zinde tutar.
Bilmediğimiz bir dili öğrenmek gibi yeni şeyler yapmak bunlara eklenebilir mi?
Eğer yapabiliyorsak bu çok önemli. Bir amaç edinilmeli. Amaçlar zaten bizi ayakta tutuyor. Küçük hedefler konulmalı. Çünkü bu pandemi en az bir yıl daha hayatımızı etkileyecek gibi görünüyor.
Bu kapanmadan ‘tükenmiş’ çıkılacak

Tam kapanmadan psikolojik olarak nasıl çıkacağız?
Mevsimlerin ruh sağlığımız üzerinde etkileri çok büyük. Öyle bir dönemde kapandık ki! İnsanların hiç beklemediği bir dönem, tam bahar dönemi. Zaten bir gerçeklik algısı sorunu var niye kapandığımız yönünde… Bu, mart ayında olsa ya da kışın, daha farklı olurdu. Şimdi insanlar oldukça zorlanıyorlar. Bunun tükenmişliği çok daha fazla etkileyeceğini düşünüyorum.
Tam kapanma sonrasında vaka sayıları ya da can kayıpları açısından memnuniyet verici bir tabloya ulaşacağız belki ama ruh sağlığı açısından durum farklı olacak anlaşılan…
Ruh sağlığımız, travmalarımız, tükenmişliğimiz, bir anlam arayışı, varoluşsal bir anlam arayışını çok diplere götürdü. İnsan ayakta kalmak için yaratılmış bir canlı. Her şeye uyum sağlayabilme gücü var, fakat içinde bulunduğumuz koşullar hayatımızdaki o varoluşsal anlamları çok sorgulatmaya başladı. O da işte bir amaç edinmediğimizde ya da küçük değişiklikler yapmadığımızda çok büyük çökkünlüklere neden oluyor.
Ruhsal pandeminin olumsuz etkileri, covid-19’un etkilerinden daha mı uzun sürecek?
Evet, kalıcı olmaz umarım ama bir sürü şey değişecek, alışkanlıklarımız değişecek. İlişkilerimizi bıraktığımız yerden toparlayabilecek miyiz? Şu an hiç kimseyle görüşmüyoruz. Sosyal yaşantı biçimlerimiz değişecek.
7/24 film, dizi izlemeyin
Bu süreçte ‘yapmayın’ dediğiniz neler var?
Bir kere sürekli uyumayalım, yataktan çıkmak istemeyenler var. Hareketsiz kalmayalım. 7/24 film izliyor bazıları. Rutin bölünmeli. Tabii ki film de izlenmeli, tabii ki uyumalı ama sürekli aynı şeyler yapılmamalı.
Özellikle tek yaşayanlar daha fazla yalnızlık, yoksunluk çekiyor. Onlar bu süreci nasıl geçirmeli?
İletişim yolları, telefonla yakınlar aranabilir, dostlarla sohbet edilebilir. Online partiler bile yapılıyor artık. Görüntülü konuşmalar yapılabilir. İlla ki gün içinde birileriyle konuşmalıyız, görüşmeliyiz. Bunu yapabildiğimiz kadar, pandeminin elverdiği koşullarda, elverdiği şekillerde yapmalıyız.
Ayrılmak için pandeminin bitmesini bekleyen çok çift var
‘Pandemi bitsin ayrılacağız’ diyen çok fazla insan var. Süreç, ilişkileri nasıl etkiledi?
Şöyle bir şey var: Evliliklerde genelde çalışan insanlar olarak dışarıdaydık, akşamları görüşüyorduk. Yemeklerimiz vs. dışarıda oluyordu, sosyaldik. Şimdi eve girince, durumlar değişti. En yakınlarımıza önyargılarımız daha fazla oluyor. Tanıdığımızı zannediyoruz. Herkesin kendi başa çıkma becerisi ya da beceriksizliği evin içine girince ortaya çıkınca, ilişkilerde iletişim sıkıntıları ortaya çıkmaya başladı. Evli insanlar aslında yalnız olduğunu fark etti ya da çatışmalar arttı. Bundan dolayı birçok evlilik çatırdamaya başladı, boşanma kararları alındı, pandeminin bitmesini bekliyorlar.
Pandemi öncesinde ayrılan bazı çiftler de bu süreçte barıştı, bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Benim bu yönde bir tespitim yok ama şunu söyleyebilirim yalnızlık korkusu çok arttı. Yalnız yaşayanlarda özellikle yalnızlık kaygısı arttı. Bu durum – senin gözlemine yorum yapıyorum- bir arada olmaya itmiş olabilir.
Bu süreçte boşanma kararı alanları bundan döndürme mümkün olabiliyor mu, yoksa normal zamanlara göre daha mı sert kararlar?
Daha sert kararlar oluyor. Bu tip ilişkilere baktığımızda geçmişten getirdikleri çatlaklıklar oluyor ama başka şeyle göz ardı edebiliyorlar. Sosyal ortamlar en büyük kurtarıcılar. Bazıları geç kalınmış kararlar da olabiliyor. Ama iletişim iyiyse, kişilik çatışmasından öte ya da temelde geçmişte göz ardı ettikleri çok büyük problemler yok ise tabii ki döndürülebiliyor. Ne için evlilikte kalmak istediklerini ya da ilişkide kalmak istediklerini tekrardan değerlendirdikleri zaman bunu aşabiliyor insanlar. Ben şu dönemin geçmesinden sonra denemeden, çaba harcamadan böyle bir karar alınmamasını da öneriyorum.
Sosyalleşme dijital platformlara kayıyor
Kadın erkek ilişkileri, flörtleşme, seks hayatı, normalleşme sürecinde normale dönebilecek mi? Zira birbirimize dokunmaktan geçtim yan yana durmaya bile korkar hale geldik.
O konuda benim tereddütlerim var, çünkü bu süreçte dijital arkadaşlık platformları, sosyal medya sitelerine eğilimler çok arttı. İnsanlar birbiriyle sosyal ortamda tanışmak yerine bu platformlarda tanışma yönüne geçti. Bu da birçok insanın daha benimsediği, tercih ettiği bir durum halinde şu anda. Sanki bu devam edecekmiş gibi geliyor bana. Çünkü duygusal yakınlıkları aramıyor insanlar, arıyor aslında da dijital platformlarda bunları bulmak zor. Gerçek bir dünya değil çünkü, ağırlık oraya doğr kayıyor.
Bu durum devam ederse ilişkiler nasıl etkilenir?
İnsanlar birbirini tanımak için emek harcamıyor. İlişkilerdeki o özeni çok fazla birbirlerine göstermiyorlar. İlişki özen gerektiren bir durumdur. Birkaç soruluk tanışma siteleri var; ardından eşleştiriyorlar. Bu ne kadar gerçekçi olabilir ki? Ya da duygu boyutu nerede?
İnsanlar giderek duyguları yaşamadan tüketmeye yönelik bir yöne doğru gidiyor. Ben açıkçası çok temkinli ve tedirginim o noktada. Bekleyip görmek gerekiyor. Şu anki durum bu.
İşyerleri eve taşındı. İş ilişkisi, ev içi ilişki her şey iç içe. Bu ilişkileri de yordu. Bu noktada ne öneriyorsunuz?
Bir kere görev paylaşımı olmalı, aynı evin içerisinde yaşayan insanlar birbirini hayatını kolaylaştırıcı olmalı. Ortak sorumluluk alanlarında birbirini destekleyici olmalılar. Bu çok önemli. Bir de ortak alanda birbirimizin zevklerine, ilgilerine karşı daha saygılı ve eşlik eder halde olmamız gerekiyor. İlişkiyi ayakta tutmak istiyorsak buna özen göstermeliyiz.
Uykusunu kaybedenlere ne önerirsiniz?
Uyku problemi çok fazla karşımıza çıkıyor, çünkü gece gündüz mefhumunu kaybettik. Bir kere çalışma saatlerimiz bildiğimiz rutin saat 9-5’tir. Şimdi bütün bunlar uzaktan çalışmaya geçilmesiyle birlikte değişti. İnsanlar iş için gece 10’da da aranabiliyor, o saatte toplantı da yapılabiliyor. İş saatleri değişti, iş yapma şekilleri değişti.
Bu noktada genelde hep aynı saatte yatmalarını, öncesinde mutlaka odayı steril etmelerini, pencere açmalarını öneriyorum. Uyku alışkanlığı edinilmeli, uyuyamasanız bile yatma saati düzenli olmalı, aynı saatte yatağa girmeliyiz. Aynı saatte de kalkılmalıyız.
‘Neden siz sarılmıyorsunuz’ diyorlar

Ekran karşısında daha çok zaman geçiriyoruz. Tv dizileri genelde dram ağırlıklı. Son dönemde buna psikoloji ağırlıklı dramalar da eklendi. Bu süreçte bunları izlemek insanları nasıl etkiliyor? Bu tür yapımları izlemek şu süreçte ne kadar doğru?
Ben çok doğru bulmuyorum. Zaten hayatımızın her tarafı kara bir sis bulutu içine oturdu, daha kısa, daha keyifli şeyler tercih edilebilir. Tabii ki dram da olacak ama bu haliyle tavsiye de etmiyorum, çok doğru da bulmuyorum. O dizilerdeki birçok şeyi de doğru bulmuyorum. Çünkü insanlar geliyor, o dizilerdeki psikologları görmek istiyorlar, onun gibi olmanı bekliyorlar. Diyor ki “Dizideki doktor şunu yapıyordu, siz niye yapmıyorsunuz?” Hatta “Siz niye sarılmıyorsunuz” diyen bile oluyor.
Yani dram var zaten. Hayat aslında şu an. Şu anın hakkını vererek yaşamalıyız. Şu anda tutan şeyler nelerse onları yapmalıyız. Zaten dünya bir tükenmişlik sendromu, kaygı içinde. Bir de artı bu tip şeylere gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü ondan sonra insanlar oturduğu yere çakılı kalıyor.
Bizim ülkemizde antidepresanlar tavsiye üzerine alınıyor!
Antidepresan kullanımının arttığı yönünde açıklamalar var. İnsanlar bu ilaçları kendi kafalarına göre mi alıyor yoksa doktorlar daha fazla mı yazmaya başladı?
Bizim ülkemizde insanlar kendi başlarına, etraflarından duyduklarıyla ya da arkadaş önerileriyle antidepresan alıyor. Bu hep böyleydi. Bu süreçte doktora başvuranlar da çok fazla. Ama hep olagelen şey, komşusunun, arkadaşının kullanımı ve bir şekilde onlara ulaşabiliyorlar ya da gidip yazdırıyorlar.
Antidepresanları hangi noktada kullanmak önerilir?
İlaç desteği, bazı durumlarda, ağır depresyon durumlarında mutlaka kullanılmalı. Ama bizde şöyledir: İlaç kullanmaya karşıdır ama ilaç kullanmanın doktor yazımına karşıdır. Genelde insanlar tavsiye üzerine alıyorlar. Başa çıkma becerileri önemli ama çok zorlayan durumlarda da mesela üç ayı geçen depresyonu varsa… Bir haftada ilaç kullanmaya başlamayız, bir 15 günde başlamayız ama bu depresyon seyri üç ayı geçmişse, iki ayı geçmişse tabii ki destek almalı, ilaç desteği. Başa çıkma becerileri, hayattaki en önemli kazanmamız gereken beceriler aslında.
Sağlık çalışanları en çok değersizlik hissi yaşıyor

Sağlık çalışanları sürekli ölümle burun buruna, onların psikolojisi ne durumda?
Çok ciddi bir tükenmişlik sendromu yaşıyorlar, anlamsızlık ve değersizlik… En çok yaşadıkları değersizlik aslında. Çünkü en çok koşturan, en çok ölümle burun buruna gelen bu insanlar. Değersizlik ve tükenmişlik yaşıyorlar.
Siz de nefes almadan çalışıyorsunuz, sürekli sorunlar dinliyorsunuz. Sizin psikolojiniz nasıl?
Biz de travmaya, tükenmişliğe maruz kalıyoruz. Ama meslek itibariyle o düşünceleri bir yerde bırakmayı öğreniyoruz. Tabii ki bizim de aktivitelerimiz, kendi alanlarımız, kendimizi rahatlatacağımız alanlar olmasa biz de buna dayanamayız. En azından ne yapmamız gerektiğini biliyoruz.
Sizin de yardım aldığınız oluyor mu?
Biz de yardım alıyoruz tabii ki. Bizim de işin içinden çıkamadığız durumlar olabiliyor, biz de destek alıyoruz.

*Şerife Budak Köse
1992 yılında Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü’nden mezun oldu. Uzmanlığı klinik psikoloji.
Yaratıcı drama, psikodrama, sınıf temelli mücadele programı, bilişsel davranışçı terapi yaklaşım, psikososyal müdahale, iletişim becerileri, analitik psikoloji eğitimleri aldı.
Çocuklar üzerine özel eğitimlere katıldı; Çocuklarda Öfke Saldırganlık ve Başa Çıkma Yöntemleri, Çocukluk-Ergenlik Çağı Gelişimsel Dönemi Olası Sorunlar, Zor Çocuklarla Başa Çıkma ve Zorbalık Eğitimi, Çocuklarda Sosyal Beceri Geliştirme.
Soma maden kazası, Ankara Gar patlaması, Güvenpark patlaması gibi toplumsal travmalar üzerine saha çalışmalarına katıldı.
Çocuk-ergen ve aile terapisti olarak hizmet veriyor. İyi derecede İngilizce biliyor. Evli, bir çocuk annesi.