Umberto Eco, İstanbul, zaman

 

GÖKHAN TAN

gokhan.tan@bilgi.edu.tr

İtalyan göstergebilimci ve yazar Umberto Eco’yla, İstanbul’da 15 yıl arayla iki kez bir araya gelme şansım oldu.

Eco İstanbul’a ilk 1998 yazında Atlas dergisinin davetiyle gelmişti, bir dizi Batılı yazarla birlikte dergi için İstanbul’u kaleme alacaktı. Eco o dönemde Konstantinopolis’te geçen dördüncü romanı Baudolino (2000) için çalışıyordu; daveti kabul etmesinde Bizans İstanbulunu görmek istemesi etkili olmuştu. Ancak ona ulaşabilmek için önce kendi dergimi ‘atlatmam’ gerekmişti. (Yayın yönetmeni yurt dışındaydı. Dergiye vaziyet eden yazı işleri müdürü ise konuğun ‘rahatsız edilmemesi’ gerektiğini düşünüyordu. Genç bir muhabir olarak laf dinlememiş, takılmıştım Eco’nun peşine.)

Kızıyla birlikte Pera Palas’ta kalıyordu. Akşam üzeri dışarı çıkıp bir şeyler içmek istedi. ‘Ağır’ misafiri götürmek için aklıma gelen tek yer Marmara otelinin kafeteryası olduğu için 67 yaşındaki adamı, ağustos sıcağında İstiklal’in bir ucundan diğerine yarım saat kadar yürütmüştüm. İstanbul’da geçireceği beş günde olduğu gibi, kravat-ceketini hiç çıkarmadan, bu acemi rehberin eziyetine katlanmıştı.

İstiklal Caddesi’nde kimse tanımamıştı Eco’yu. Cercle d’orient’ın (Serkildoryan) girişinde kitap satan gençler hariç! Kitaplarının Türkçe baskılarına göz atmak için raflara yöneldiğinde onu fark etmiş ve rafta ne kadar kitap varsa ambalajlarını yırtıp imzalatmışlardı.

‘İstanbul’a şimdi geldim’

eco

Marmara’ya vardığımızda sordu: “Burada ne içilir?”. “Rakı” diye karşılık verdim. Rakı geldi ancak garson buz karıştırıcısı getirmeyi unutmuştu. Cebinden dolma kalemini çıkardı, bardaktaki buzları bununla karıştırdı. Sonra kadehin neredeyse yarısını dikti. Nefeslendi ve gülümsedi. “Şimdi oldu” dedi, “İstanbul’a şimdi geldim.”

Hiç unutmadığım şey, on yıllardır içtiği sigarayı İstanbul’a indiği gün bırakmış olmasıydı. Beş gün boyunca gerçekten de kullanmadı. “Bırakabilecek misiniz?” diye sormuştum. O zaman tiryaki değildim; sigara ve yazma alışkanlığının, birbirine şartlanan iki eylem olabileceğini ilk kez onun cevabında fark etmiştim: “Bilmiyorum, Milano’ya dönüp kalemi elime aldığımda belli olacak.” (18 yıl sonra şimdi, bu yazıyı yazarken bile aynı ikilemi yaşıyorum.)

Nisan 2013’te İstanbul’da ikinci kez buluştuğumuzda ilk sorduğum şey de sigara olmuştu. Eco, Milano’ya döndüğünde de beş ay kadar sigara içmemiş. Ama sonra uygun bozukluğu ve başkaca psikolojik sorunlar yaşamış ve tekrar içmeye başlamış, kendini iyi hissetmiş. Görüştüğümüzde aktif kullanıcı değildi. Fakat dudağının bir ucunda hiç yakmadığı bir sigarillo tutuyor ve onu küçük küçük çiğniyordu. “Böylece vücudumu nikotinden mahrum etmemiş oluyorum” demişti.

Nazik bir insandı. İstanbul’a ilk gelişi medyaya duyurulmamış ve bu nedenle de Türkiye basınından kimse onunla görüşememişti. Bir kişi hariç! Tam da fotoğraf çekimi için sözleştiğimiz gün, buluşma için otele gittiğimde rahmetli Leyla Umar’ı (ve Leyla Umar yeğenini) Eco’yla otururken bulmuştum. Umar, randevusu olmamasına rağmen bir şekilde ulaşmış ve röportaj yapıyordu. Ben durumu anlamaya çalışırken Eco beni göz ucuyla dışarı çağırmış “Günlerdir arıyor, kapıdan kovsan, bacadan giriyor. Ne yapsam kurtulamadım, pes ettim!”

Umar’ın tecrübesi ve ‘ısrarı’ Eco’yla çekim için sakladığımız 1,5 saatin üçte ikisini almıştı. İşte 1998’de Tarlabaşı Sakız Ağacı Caddesi’ndeki siyah beyaz fotoğrafı bu yarım saate sığdırmıştık. Aklımda pek çok fotoğraf vardı ama bu tek planı çalışabilmiştim. Şükür, fotoğrafçıyı üzmeyen, hatta neredeyse ona iş bırakmayan, rahat ve fotoğraf veren biriydi. 1998’de de, 2013’te de bu lüksü yaşadım.

Eco’nun basınla konuşmama kararı İstanbul’a İtalyan Kültür Merkezi’nin davetiyle geldiği ve Orhan Pamuk’la birlikte Boğaziçi Üniversitesi’nde edebiyat söyleşisi gerçekleştirdiği 2013’te de geçerliydi. Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel, bu karar nedeniyle Eco Türkiye’ye gelmeden hemen önce Milano’ya gitmiş ve orada görüşmüştü. Programında olmamama rağmen -yine soru sormamak kaydıyla- bir ayrıcalık tanıdı. Ayarlamak çok zor olsa da uçağa binmesine birkaç saat kala Tarlabaşı Sakız Ağacı Caddesi’nde buluşmayı başardık.

‘Çok fazla yıkıyorsunuz’

eco1

Sakız Ağacı’na giderken “Bendeki değişimi fotoğraflamak istiyorsun yoksa mekândakini mi?” diye sormuştu. ‘Zamanı’ diye cevap verebilmiştim. Tabii, o ‘zaman’, 2006’da ‘yenileme alanı’ ilan edilen Tarlabaşı’nı, ne olacacağı hâlâ bir muamma olan başka bir mekâna çevirmişti. 15 yıl önceki noktada, bu kez yıkımlar, paravanlar, kamyonlar arasında çekimi güçlükle yapabilmiştik. Değişim hakkında ne düşündüğünü sormadan edemedim, Şöyle cevaplamıştı: “Çok fazla yıkıyorsunuz. Yeni binalar inşa etmek için suç oluşturan çok fazla girişim söz konusu. Normalde bunun kontrol eden bir mekanizma olması lazım.”

Umberto Eco’yla 15 yıl içinde iki kez, bir ‘fotoğrafçı’ olarak bir araya geldim ve ‘zamanı’ fotoğrafladım. Bu arada, bir gün kapısını çalıp onunla uzun uzadıya konuşmayı hayal ettim. Yapabilir miydim? Doğrusu, yaşarken bu gücü kendimde bulamadım ama bu soru da onunla birlikte gitti. The Guardian, ölümünün ardından Eco için ‘anlamın doğasının kâşifi’ (explorer of the nature of meaning) nitelemesini kullandı. Böyle bir birikimin karşısına gazeteci olarak çıkmak kolay değil. Eco, Cansu Çamlıbel’in bir sorusunu şöyle cevaplamış:

“-Türkiye’de dış politikasını bölge liderliği hedefi üzerine kuran bir hükümet var. Avrupa’nın da kendi derdine düştüğü ve isteksiz olduğu bir ortamda nasıl emin olabilirsiniz Türkiye’nin daha çok Batı’ya yöneleceğine?
Farkındaysanız biraz önce ‘belirsizlik’ kelimesini kullandım. Ayrıca sizin buraya gelip kendi ülkem yerine, beni bir düşünsel önder olarak görüp sizin ülkenizle ilgili sorular soruyor olmanız da tuhaf değil mi? Ha, ayrıca bana İtalya ile ilgili soru sormamanızı da tercih ederim. (Gülüyor). Sizin sorular da ülkenizdeki bölünmüş ruh hali gibi, bölünmüş bir kişiliğiniz var sanki (Yine gülüyor). Bakın ben bu konularda yeterliliği olmayan bir yolcuyum sadece. Derdimi anlatmak için başka bir örnek vereyim. Bazı şehirlere gidersiniz, uçaktan iner inmez havaalanında ‘Şehrimiz hakkında ne düşünüyorsunuz’ diye sormaya başlarlar. Kardeşim bekle biraz şehri göreyim önce, ilk defa gelmişim. Ama Paris’te, Londra’da, Roma’da kimse size böyle bir soru sormaz. Kendilerinden o kadar emindirler ki böyle bir soruya ihtiyaç duymazlar. Ne yanıt vereceğiniz ile ilgilenmezler bile. Bir şehir eğer ‘Benimle ilgili ne düşünüyorsunuz’ diye soruyorsa bir kimlik sorunu vardır.”

Yine the Guardian’a 2011’de verdiği mülakatta ise şunu söylemiş: “Sadece yayıncılar ve bazı gazeteciler, insanların basit şeyler istediğine inanıyor. İnsanlar basit şeylerden bıkkın; kendilerini geliştirebilecek şeyler istiyor.”

Not: Bu yazı yayınladıktan bir gün sonra arkadaşım Ertan Öncel, Umberto Eco’yla 2013’teki buluşmamızda kaydettiği videoyu izletti. Yazıda yer almayan birçok şey gibi bunu da tamamen unutmuşum: Eco ayrılırken “15 yıl sonra tekrar görüşmek üzere” demiş. “Bu kez 15 yıl beklemeyeceğim, gelip sizi ziyaret edeceğim” diye karşılık vermişim. Gülümsemiş.