'Ustam ve Ben' ve 'tarihi' hatalar

Elif Şafak‘ın, merkezine 16’ncı yüzyıl İstanbul’unu ve Mimar Sinan’ı koyduğu son romanı ‘Ustam ve Ben’ bir mimar gözüyle okunursa nasıl olur?

20140109elifsafakustamvebenTürkiye’nin önemli mimarlık sitelerinden Arkitera’dan Mehmet Berksan hatırı sayılır bir araştırma sürecinden geçtiği belirtilen romandaki basit mimari sanat tarihi hatalarını kaleme aldı.

O zaman ‘Topkapı’ yoktu

Berksan’ın yazıyı yazmasına vesile olan hata Topkapı Sarayı’yla ilgili. Yazar, bu kadar bariz bir hatayı okuyucuya hakaret olarak yorumluyor. Kitapta 53’üncü sayfada geçen bir ifadede “Topkapı derlerdi adına. Duvarlarının arkasında kaç canın ikamet ettiğini bilen yoktu” deniyor. Oysa, Topkapı Sarayı’na, Topkapı Sarayı isminin verilmesi ancak 19’uncu yüzyılda, 2’nci Mahmut döneminde…

Mehmet Berksan’ın, Şafak’ın romanında dikkat çektiği diğer hatalardan bazıları kısaca şöyle:

Vahim fanteziler

* “Bu haftaki görevleri (…) bir hamam resmetmekti. Üstadın talebi gayet açıktı: Sekizgen göbektaşı yüksekçe olacak, altına yerleştirilecek kazan dairesinin hararetiyle ısınacak.” (sayfa 15)

(…) Elif Şafak 16’ncı yüzyıla ait bir yapı öğesine günümüzden bir karşılık yakıştırmış. Hamamlar hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek derecede net tanımlanmışlardır. Soğukluk, sıcaklık, külhan ve cehennemlik; mimarlık tarihçilerini bırakın, hayatında iki üç kere hamama giden herkesin bildiği terimlerdir. (…) Külhan’a kazan dairesi denmesi kadar vahim bir diğer fantezi de bu ‘kazan dairesi’nin, bizzat Mimar Sinan tarafından göbek taşının altına yerleştirilmesinin istenmesi olsa gerek!

Halı da nerden çıktı!

* “… minderlerle kaplı uzunca sedirler; Frenk diyarından hediye gönderilmiş, tavandan asılmış süslemeli duvar halıları…” (sayfa 21 – Sarayda gizlice dolaşan kahramanımızın gözünden 16’ncı yüzyılda Topkapı Sarayı tasvir ediliyor.)

Frenk diyarından Osmanlı’ya her şey gelir de, halı da nereden çıktı şimdi? Avrupa’da halıcılık o zaman daha emekleme dönemindeydi.

Akla mantığa sığacak gibi değil

* “… kadife perdeleri aralayıp dışarıyı seyre koyuldu Sinan. Haliç’in yanındaki Yahudi mahallesini, ardından Arapların, Ermenilerin oturduğu muhitleri kat ettiler.” (sayfa 29 – Mimar Sinan, gece vakti saraya çağrılır, bir at arabasına biner ve yola koyulur.)

Bu olayların yaşandığı sırada kitaptaki kurguda 3’üncü Murad padişah. Yani Süleymaniye Cami yapılmış ve Mimar Sinan’ın konağının da Süleymaniye’de olduğunu biliyoruz. Süleymaniye Cami’nin hemen yanından Saray’ın kapısının önüne kadar uzanan, şehrin en eski ulaşım arteri dururken, gece vakti, at arabasıyla Süleymaniye’den Topkapı Sarayı’na Haliç’ten ulaşmak hakikaten akla mantığa sığacak gibi değil.

‘Bir elde tüfek bir elde kılıç olmaz’

* “Bir elinde tüfeği, bir elinde kılıcıyla iriyarı bir Frenk, tökezleyip kargısını düşürmüş bir yeniçeriye saldırıyordu.” (sayfa 120)

16’ncı yüzyılda tüfekler oldukça ağırlardı ve cephede göğüs göğüse savaşta seri dolum yapılamayacağı için genelde uzaktan ateşleniyorlardı. Ağırlık dolayısıyla zaten bir elinde tüfek tutarken öbür elinde de kılıç savurmak mümkün olamazdı.

Kubbeye dam demek!

* “… sekiz ayaklı merkezi bir kubbe yaratılmıştı. Bu şekilde yarım kubbeler kaldırılınca devasa ve yekpare bir dam altında birleşmişti bütün yapı.” (sayfa 327)

Kubbeye ‘dam’ demek mimarlık terminolojisinde yeni bir açılım sayılabilir. Dam, bilindiği gibi yaygın olarak düz, toprak çatılara verilen isimdir.

Çorak arazi mi?

* “’Burası çorak bir araziydi vaktiyle’ dedi Sinan. “Bu yapıyı siz yükselttiniz.’” (sayfa 183 – Sinan, Süleymaniye Cami inşaatında işçilere hitaben konuşmaktadır.)

Süleymaniye Camii arazisi, cami yapılmadan önce top oynanan bir tarla veyahut otopark değildi! Orada Saray-ı Atik isimli, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra yaptırdığı ilk saray vardı.