Gençliği kaybetmeden, geleceği kazanabiliriz
G

Le Monde’un attığı başlık hem sert hem de rahatsız edici.

“Türkiye gençliğin tamamını kaybetme riskiyle karşı karşıya” diyor Le Monde.

Sert, çünkü doğru yerlere dokunuyor; rahatsız edici, çünkü o fotoğrafın içindeyiz.

Ama bence risk, kader değildir.

Bir toplum, hatalarını kavrayıp doğru yerden başlarsa riskten çıkıp rotasını düzeltebilir.

Bu yazımda müsadenizle üç adımda ilerleyeceğim.

Önce Le Monde’un işaret ettiği gerçekleri serinkanlı biçimde okuyacağım.

Sonra Türkiye’nin, sokağına, atölyesine, mutfağına, odasına, tarlasına falan bakacağım.

Sonunda da çıkış yolunu yalnız üniversite diplomasıyla değil, en az onun kadar güçlü ‘yüksek nitelikli mesleki eğitim’le nasıl kurabileceğimizi anlatmaya çalışacağım.

Le Monde’un derlediği veriler, aslında yıllardır masamızda duran gerçeklerin özeti.

Gençlerin önemli bir bölümü ne okuyor, ne çalışıyor.

Genç kadınların da önemli bir bölümü kariyer fırsatlarının tamamen dışında.

Bir başka gerçek şu: Üniversite diploması iş bulmanın otomatik anahtarı değil; üstelik üniversitelerin niteliği de yerlerde.

Dahası şimdi bir de ‘bazı programları üç yıla indirme’ tartışması başladı.

Türkiye’nin yükseköğretimi ne yazık ki senelerdir nitelikle değil nicelikte büyüdü, ama kalite ve işlev?

Mezunların önemli bir bölümü, son sınıfın baharında daha hayata başlamadan uzaklaşıyor hayattan.

Çünkü okul kapısından çıkan bu çocuklar beceriyle ve işle bağ kuran gerçek bir zemine basmıyor, basamıyor, bastırılamıyor.

Diploma eninde sonunda bir kağıttır, beceri ise, iş ve işini yapabileceğine özgüven, somut bir sorumluluk, bir ritim ve disiplindir.

Ama o ikisini birbirine bağlayacak köprü nerede?

İşte Le Monde’un en can alıcı sorusu da bu, “Bu köprü neden hâlâ eksik?”

Süre değil, içerik

Diploma süresini üç yıla indirmek sizce tek başına bu köprüyü kurar mı?

Bazı disiplinlerde üç yıllık, yoğun ve akıllı programlar mümkün; dünyada örnekleri de var, bizim MSA’da da senelik ya da aylık profesyonel eğitimlerle yüzlerce öğrenci meslek edindi, ediniyor.

Ama mesele haftada kaç saat derse girdiğiniz değil, dersten hangi beceriyle çıktığınız.

Yılları istediğiniz kadar kısaltabilirsiniz, ama içerik derinleşmiyorsa, derinleştirmiyorsanız, mezunlarınız belki daha hızlı, ama eksik, becerisiz ve özgüvensiz çıkar.

Yani uzun lafın kısası, eğitim sürenin değil, içeriğin işidir.

Bir değil, birkaç kuşağı kaybederiz

Bir eğitim programın anlamı, sahayla kurduğu bağ, eğitmenin kalitesi, uygulamaların gerçekliği, ölçme-değerlendirmenin ciddiyeti, stajın niteliği ve mezunla kurulan ve sürdürülen ilişkisiyle ölçülür.

Genç kadınların dışarıda kalması yalnızca bir istatistik değil, aynı zamanda evde sessizce taşınan bir yorgunluk, gün geçtikçe kaybolan bir özgüven ve sonucunda da görünmeyen bir yoksulluktur.

Eğer biz bu genç kadınları bakım, sağlık destek hizmetleri, erken çocukluk eğitimi, mutfak sanatları, turizm-otelcilik, yaşlı ve engelli bakımı, yaratıcı endüstriler, lojistik ve e-ticaret operasyonları gibi alanlardaki saygın mesleklerle buluşturmazsak sadece bir kuşağı değil, birkaç kuşağı birden kaybederiz.

Çünkü kadının dışarıda kalması, çocuğun da eğitim beklentisini törpüler.

Tabii bu yalnızca işgücü piyasasının değil, aynı zamanda toplumsal dokunun da meselesi.

Türkiye’in gerçekleri

Hadi Türkiye’nin gerçeklerine bir bakalım.

Bir yanda ileri teknolojiye susamış işletmeler, öte yanda turizm, gastronomi, tarım, gıda işleme, lojistik, enerji bakım-onarım, makine, zanaat temelli üretimler…

Hepsi ‘iyi usta‘ya, i̇şini iyi yapan insana muhtaç.

Bir yanda hızla yaşlanan nüfusun bakım ihtiyacı artıyor, diğer yanda şehirlerde yalnızlaşan insanların hayat destek hizmetleri çoğalıyor.

Bir yanda e-ticaret büyüyor, diğer yanda o son paketi teslim edecek nitelikli teknik eleman bulunamıyor.

Yani aynı anda hem iş var, hem işsiz.

Bu paradoks, okul ile hayat arasındaki köprünün kırık olmasından kaynaklanıyor.

O köprünün adı MESLEKİ EĞİTİM‘dir.

Ama öyle, adı var kendi yok bir sistem değil, içeriği güçlü, uluslararası akredite, güncel, sektörle omuz omuza kurulmuş, mezun olduktan sonra da öğrencisinin elini, hayatını bırakmayan bir model.

İki büyük yanılgı

Yıllardır mesleki eğitim alanında iki büyük yanılgı var.

Birincisi, ‘Meslek okulu düşük profilliler içindir.

Bu hem haksız, hem tehlikeli.

İyi kurgulanmış bir meslek eğitimi, üniversite kadar zihin açar; bazen daha fazlasını bile yapar. 

Elinle beynini aynı anda çalıştırmayı öğretir.

İkincisi ise, ‘Mevcut yapıları biraz makyajlarsak olur‘ yanılgısı.

Olmaaaaaaaaaz.

Makyaj akar gider, geride yine aynı yorgun, bitmiş yüz kalır.

Ne yapmalı?

Peki ne yapacağız?

 – Somut, uygulanabilir, sahici bir planımız olacak.

 – Sektör temelli pilot şehir kampüsleri kuracağız.

 – Bu kampüsler beraberinde o şehirlerin yaşam kalitesini de yükseltecek ekosistemler yaratacak.

 – Uluslararası standartlarda, hatta ötesinde uygulamalı programlar tasarlayacağız.

 – Eğitmen niteliğini sahadan gelen, pedagojik donanımlı bir kadroyla güçlendireceğiz.

 – Altyapıyı, laboratuvarı, akreditasyonu gerçek üretimle eşleştireceğiz.

 – İşveren ortaklığını yalnızca OSB sınırlarında değil, ulusal ölçekte kurgulayacağız.

 – Genç kadınlar için özel odaklı programlar geliştireceğiz.

 – Mezun takibi, kariyer desteği ve sürekli eğitim döngüsü kuracağız.

 – Şeffaf, sürdürülebilir bir finansman ve yönetim yapısı oluşturacağız.

 – Mesleki mükemmeliyet kampüslerinden üniversiteye kredili geçiş hatları tanımlayacağız (ben gerek görmüyorum ama).

 – Bölgesel planlamayı tavizsiz bir uzmanlaşma ilkesiyle yürüteceğiz.

Asıl mesele zihniyet

Bu plan bir temenni değil, dizaynı, metriği, denetimi, finansmanı olan ve bizim uyguladığımız, başarılı bir model.

Zor yanları olmadı mı? Oldu elbette.

Ama asıl mesele zihniyet.

Mesleği ve mesleki eğitimi ikinci sınıf gören duvarı yıkmadan bu iş yürümez.

Aileler “Çocuğum üniversitesiz olmaz” desin, ama şunu da bilsin, bir genç, iyi kurgulanmış bir meslek okulundan çıktığında işini sevmeyi, hayatı sevmeyi, üreterek var olmayı öğrenebilir.

Mutlu yaşar.

Unutmayalım ki bir ülke, diplomalı işsiz değil, yetkin ve mutlu çalışan yetiştirdiğinde büyür.

Bu fark, ekonomi farkı değil, medeniyet farkıdır.

Gençler acele ediyor; ama hayat da beklemiyor.

Onlara, beklemeden hayatı öğreten okullar borçluyuz.

Çünkü zaman, gençliğin en kıymetli sermayesi.

Dört yıl, beş yıl, altı yıl… Süreyi konuşabiliriz.

Ama asıl konuşmamız gereken, o sürenin nasıl yaşandığı.

Okul, genç insana kendi gücünü keşfettirmiyorsa, o süre kocaman bir kayıptır.

Tam tersine, okul genç insana “Ben yapabilirim” dedirtiyorsa, üç yıl da yeter, üç ay da.

Bugünkü tartışmanın asıl problemi, ‘Üniversiteyi üç yıl mı, dört yıl mı yapalım’ sorusuna sıkışmak olmamalı.

Mesele süre değil, eğitimi anlamlandırmak.

Bu ülke, iyi tasarlanmış meslek okullarıyla aynı anda üç krizi çözebilir.

 – Genç işsizliği

 – Nitelik açığı

 – Kadınların işgücüne katılımı

O gün geldiğinde, Le Monde’un başlığını biz değiştiririz.

Çünkü gençliğini kaybetmeyen ülke, geleceğini kazanır.

Son sözüm

Üniversite tek yol değildir.

Meslek okulu da en az onun kadar güçlü bir yoldur.

Bizim işimiz, gençleri bir kâğıdın arkasına saklamak değil, akıl, el ve yüreklerini hayata bağlamaktır.

Bunu yaptığımızda, riskler istatistik olmaktan çıkar; ülke, gençleriyle birlikte yeniden ayağa kalkar.