İfşaların birkaç devresi var.
Öncelikle ifşaya konu şiddet veya tacizi yaşıyor kadınlar ve ilk evrede çoğu zaman ağır şekilde travmatize ediliyorlar.
İkinci evre kadının kendini toparlaması, ayağa kalkması, yaşadığı şiddeti kamusal alanda açıklaması ki gerçek bir cesaret ve güç gerektiriyor bunu yapmak. Peki neden bu kadar cesur olmak gerekiyor? Çünkü ifşanın üçüncü aşaması belki de tüm diğer aşamalardan daha zor.
Kadına kulak veren, eşitliği ve onarıcı adaleti sağlamaya gönüllü bir toplum olsa elbette ki bu aşama böylesine zorlu olmaz ve kadınların cesareti böylesine sınanmazdı. Zaten eşitlikçi bir toplumda kadına şiddet ve taciz de daha az olur, olduğu anda da ifşaya gerek olmaksızın kadının yaşadığı travmaya konu olan eylem adil olarak yargılanır ve faillere gereken tavır gösterilirdi.
İfşa sonrasında faili aklayan ve saklayan dil, ‘Burada soruları ben sorarım‘ tavrıyla devreye giriyor: ‘Neden şimdi?‘, ‘Hınçla mı yazdın?‘, ‘İntikam mı?‘ vs. Bu soruların hiçbiri kadının yaşadığı şiddet ve tacizle ilgili olmuyor.
Soruların ardından eril dilin kadını tanımlanması başlıyor. Öyle ya, Tanrı Adem’e isimleri öğretti. Kategorize etme ve tanımlama otoritesi bu dilde: ‘Yalancı’, ‘iftiracı’, ‘dengesiz’, ‘hasta’.
Yıllar önce bir akademisyenin tacizini ifşa eden bir kadına sosyal medyadan öylesine saldırdılar ki kadın bu saldırıların travması yüzünden yıllarca terapi görmek zorunda kaldı. Terapi görmeleri, hatta ağır travmatik durumlarda hastaneye düşmeleri bile kadınların aleyhine kullanılan bir şey. Bütün bunlar eril dil tarafından kadının ‘hasta’, ‘güvenilmez’, ‘dengesiz’ olduğunun kanıtı oluyor.
Oysa ruh sağlığının bozulması en çok bir travmanın varlığının kanıtı. Halit Refiğ’in yönetmenliğini yaptığı Teyzem filmi, bir kadının ruh sağlığının neden ve nasıl bozulduğunun, toplumun ise kadına inanmayarak nasıl ihanet ettiğinin çok dokunaklı ve hala geçerli bir belgesi.
Diğer yandan erkek egemen iktidar sanki ‘Muhafızlar, susturun şu kadını!’ komutu vermiş gibi, fail yakını bazı kadınlar devreye giriyor ve faile kefil olmaya başlıyor. Her yerinden kabalık akan bir adam ‘karıncayı bile incitmez‘ biri olarak tanımlanıyor, dahası, bu tanım kadının ifşasını boşa düşürecek kanıt sayılıyor.
Oysa şiddet ve taciz failleri herkesle aynı ilişkiyi kurmuyor, herkesi taciz etmiyor. Haliyle faile kefil olan, onun bir kadına asla şiddet uygulamayacağını söyleyen kadınlar da erkek egemenliğine dahil. Onlar muhafızlar! Bu kadınlar erkekle, iktidarla ve güçlü olanla özdeşleşmeye yatkın. Duyguları erkekten yana, erkeğin eline batan bir dikenin acısını içlerinde hissediyor gibiler.
Eril yalan ve iftira
Hannah Arendt, eylemlerimizi geriye alamadığımızı söylemişti. Peki o zaman zarar veren eylemlerin ardından birlikte nasıl yaşayacağız? Arendt’e göre özür dilemek, eylemi olmasa da eylemin zarar veren etkisini azaltmanın ve geriye almanın yolu. Bağışlamak/özrü kabul etmek ise denklemin diğer tarafı. “Biz suçu değil, suçluyu affederiz” der Arendt. Suç sabittir ve kim yapsa suçtur ama suçlu, yani fail bir insan olarak değişme kapasitesine sahiptir.
Arendt, değişimi düşünce kapasitesiyle ilişkilendirir, fakat bu çok özel bir düşünme biçimidir. Türkçeye ‘düşünüm’ olarak çevrilen bir kavramdır aslında söz ettiği: ‘reflexion’. Düşüncenin üzerine düşünmek, ama diğer yandan kendi benliğinin üzerine düşünmek ve kendine dışardan bakabilmek. Eylemi üzerine düşünüp özür dileyen bir insan kendine dışardan bakabilmiştir. Eylemiyle benliğini ayırabilmiş, eyleminin zararlı sonuçlarını anlayan yeni bir benlik edinmiştir. Özür dilemek bu yeni benliğin ilk eylemidir. Yeni bir insan olduğu için artık eylemi gerçekleştiren suçlu da değildir.
Failin bu dönüşümü onun için acılı da olabilir. Zor bir iştir elbette suç işleten duyguları, düşünceleriyle oluşan benliğini bir başkasıymış gibi ele almak. Kendiyle yüzleşmede karşılaşılan yüzün çirkinliği bir işkence haline gelebilir benlik için. Kendi eyleminin, suçunun sorumluluğu altında ezilir birçok benlik, bu yüzden bu yükün altına hiç girmez. Değişim başlamadan biter.
Değişmemek, dolayısıyla özür dilememek, iktidar sahibi benliğine sıkı sıkıya sarılmak demek. Suçuyla yüzleşmemek demek. Suçunu bilmediği için değil. Şiddet faili her erkek bal gibi de biliyor şiddet uyguladığını, karşısındakinin canını acıttığını. Tacizciler ne kadar tersini iddia etse de kendilerine bir direnç gösterildiğini ve ona rağmen ısrar ettiklerini bal gibi biliyor.
Suçunu bilen ama özür dilemeyen fail, kendisine dokunulmazlık veren erkek egemen iktidara sarılır. Egemen olanın temel tanımı, cezasızlıktır; istisna hali. Herkese ceza verebilir ama ona eylemleri için ceza verilemez. Erkek egemen fail suçunu bilir ama kabul etmez. O istisnadır. Zaten şiddet uygularken bunu hakkı gördüğü için yapmıştır. Hakkı olan şeyi yaptığı için şimdi kimseden özür dileyecek değildir. O zaman gelsin muhafızlar, saldırın ifşacı kadınlara ‘yalancı’, ‘hasta’, ‘iftiracı’ diye.
Nazilerin çizmelerini aldığınızda geriye hiçbir şey kalmadığı söylenmiştir. Her egemen için durum biraz böyledir. Sırtını dayadığı ayrıcalıklı iktidar ayaklarının altından çekilse zavallı ikiyüzlü bir benlik kalacaktır geriye. Bu ikiyüzlü benlik hayatı yarışa çevirir ama asla eşit rekabet koşulları yaratmaz, rakip gördüğüne çelme takar. Vasat düşüncelerini ancak kendisini otorite ilan ederek satabilir. Suçu yüzüne vurulduğunda sadece erkek egemenliğine sığınabilir. Ve hemen muhafızları çağırır. Ona dokunulmayacaktır.
Erkek egemenliğinin muhafızları konuşanı susturmak için onun güvenilmez olduğunu, hasta olduğunu, sözünün geçersiz olduğunu söyler. Acaba tesadüf müdür erkek egemen faillerin karşısına dikilen her kadının ‘yalancı’, ‘iftiracı’ ve ‘hasta’ olması? Bu sıfatlar sadece eril dilin kadını susturma yaftaları. Erkek egemen dil, zavallı ikiyüzlü benliğiyle yalan söyler ve iftira atar.
Utanç taraf değiştirirken, erkek egemen dilin foyası da ortaya çıkıyor. Yalan ve iftira yer değiştiriyor; erkek egemen ikiyüzlü dile, ait oldukları yere dönüyorlar.