Bu kişiler üniversiteyi bitirdikten sonra edindikleri bilgi ve entelektüel formasyonla eğitimci veya beyaz yakalı olarak çalışmayı planlarken; ne zaman sonra kendilerini bir tamir atölyesinde el becerileri ve bedenleriyle çalışır halde buluyorlar.
Aslında liseyi bitirdikten hemen sonra başlayıp ustalaşabilecekleri bir işe; hiç gereği olmadığı halde bir çok sınavdan, cendereden geçerek ve onca maliyetlere katlanarak 5-6 yıl, belki daha fazla süre sonra başlamış oluyorlar. Elbette ki, 5-6 yıl üniversitede oyalanma, başka şehirlerin yurtlarında, kafelerinde vakit öldürme pahasına…
Sonuçta ne fark ediyor? Bu süre zarfında aslında hiç kullanmayacakları bir eğitim ve mesleki formasyonu kazanmış oluyorlar. Somut olarak işlerine pek yaramayacak olsa da bilgi seviyeleri artıyor.
İşte çağımızda eğitimli insanın dramı ve karşılaştığı akıbet bu…
Bu karşılaştırma, Türkiye’de istihdam piyasasına arz edilen işgücünün niteliği ile piyasanın talep ettiği arasındaki çarpıklık ve asimetriyi net bir biçimde ortaya koyuyor.
Hatırlayalım, eskiden Yeşilçam filmlerindeki diyaloglarda şu tarz ifadeler geçerdi: “Okuyup bir baltaya sap olamadık. Bari sen benim gibi yapma; oku da hayatın kurtulsun”
Şimdi bu hitapta kurulan denklem, tamamen tersine döndü. Bugün yıllarca üniversitede okumanın, üstüne yapılan yüksek lisansın ülkemizde getirdiği somut ve reddedilemez olumsuz şartlar, artık açıkça “Bu kadar süre okuduk, bir işe yaramadı; sonunda işsiz kaldık” şeklinde sonuç veriyor.