Uluslararası medyada yazılan çizilen birçok makaleye bakıldığında, İsrail siyasi ve güvenlik kurumları nezdinde Türkiye, artık salt bir diplomatik rakip değil, engellenmesi gereken varoluşsal bir tehdit olarak kodlandığı görülebilir.
Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in Türkiye’yi açıkça “yeni İran” olarak tanımlaması ve Ankara’nın Katar ile kurduğu stratejik iş birliğini bir “kuşatma harekâtı” olarak nitelendirmesi, bu algı değişiminin en somut dışavurumudur.
İsrail, kendi güvenlik çemberi etrafında veya komşu coğrafyasında askeri, ekonomik ve politik olarak istikrarlı hiçbir büyük gücün olmasını istemediği bir sır değil; bu yayılmacı doktrin, Türkiye’nin Ortadoğu’daki caydırıcı gücüyle yapısal bir çarpışma rotasına giriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in artan cüretkarlığına karşı kendi siyasi mirasını, yaklaşan 2028 seçimlerini ve partisinin bekasını korumak adına zayıf görünmeyi göze alabilir mi, alamaz mı? Almayacağı açık.
Bu nedenle askeri harcamaları artırıp füze sistemlerini hızla seri üretime soktuğunda, bu hamleler İsrail tarafından doğrudan bir “savaş hazırlığı” olarak algılanabilir. Sonuç olarak; güç vakumunun ve ittifaksızlığın tanımladığı yeni Ortadoğu’da, Türkiye ve İsrail arasındaki mesele basit bir diplomatik husumet olarak ele alınamaz.
Durum, Yeni Levant’ın kontrolü ve devletlerin varoluşsal güvenlik inşası adına yürütülen, her an kontrolden çıkmaya müsait bir jeostratejik bilek güreşidir.