Fon vurgunu kurumsal bir ihanet

KIVILCIM KIRAN*

Fon vurgunu toplumsal bir buhrana sebep oldu. Parasını kaybedenlerin bir kısmı farklı ölçeklerde borsa oyuncusu ve yatırımcı. Fakat önemli bir kısmı kötü giden ekonomide birikimini korumaya çalışan ya da ay sonunu getiremediği için parasını her ay çevirmeye çalışan, ucu ucuna geçinen insanlar.

Bu insanlar bu fonlara kenardaki fazla parasını yatırmadı. Çoğu bütçesini ay sonu için denkleştirmeye çalışıyordu. Kaybettikleri şey bir yatırımdan öte geçimleri. Bu da yaşamsal bir güvenlik krizine yol açıyor.

Önce kaybın büyüklüğünü görelim.

SPK’ya göre tasfiye edilen fonlarda 455 bini aşkın insan var. Bunlara hisse yatırımcılarını, birikimini bu kişilere emanet etmiş aile üyelerini, parasını bu fonlarda tutan şirketlerin çalışanlarını ekleyince krizden etkilenen insan sayısı tahminlere göre 2-3 milyon kişiye ulaşıyor.

Öte yandan şirketler maaşları bu fonlarda değerlendirebildiği ve çalışan maaşlarını ödeyemeyebileceği için sayının artabileceğini görüyoruz. Tabii dalga dalga toplumun bütününü etkileyen bir güvensizlik ve kayıp bu. Tahminlere göre toplam kayıp net 20 milyar dolar, daha geniş etkileriyle 90 milyar dolara çıkıyor. Şubat 2023 depremlerinin ekonomiye doğrudan maliyeti en az 100 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Böyle düşününce inanılması güç, büyüklüğünü anlamakta zihinsel olarak zorlandığımız bir kayıp.

Travmatik bir deneyim

Görsel: Pexels

Ama insanların başına geleni yalnızca sayılarla açıklayamayız. Travma alanında araştırmacı Ronnie Janoff-Bulman’ın ‘parçalanan varsayımlar’ dediği bir kavram var. Janoff-Bulman’a göre insan hayatını üç temel varsayım bir arada tutuyor, bunlara inanmazsak hayata devam edemiyoruz:

– Dünya, hayat, başka insanlar bize karşı iyi niyetli, dostane bir çevrem var.

– Dünya anlamlı, yaptıklarımız ile başımıza gelenler arasında bir bağ var, emek ile sonuç arasında adil bir bağlantı var.

– Ben değerliyim, toplumun içinde bana yer var.

Gelgelelim travmatik deneyimlerin ardından bu varsayımlar parçalanıyor. Bu travma bazen doğal afet ya da fiziksel saldırı olabiliyor, bazen finansal kriz ya da kurumsal aldatılma.

İnsanlar aslında şuna inanmak istiyor: Ben doğru davranırsam dünya da bana iyi davranır. Finansal olarak çalışırsam, biriktirirsem geleceğim güvende olur, çoluğumun çocuğumun geleceği güvende olur, yaşamımla emeğimle ürettiğim birikimlerimi bu sistemde güvenle koruyabilirim. Şu anda kurumsal bir ihanetle karşı karşıyayız. İnsanlar sistemin kendilerini kandırdığını düşünüyor ve haklılar. Bu travmatik bir deneyim.

Sisteme güvendiler

Bu fonlarda parası kalanlar elbette tek çeşit insan değil. Muhakkak daha fazla risk alan, halk diliyle borsada, yatırım piyasalarında ‘oynayan’ insanlar da var. Fakat çoğu insanın aslında birikimini değerlendirmeye veya ay sonunu getirmeye çalıştığını anlıyoruz. Bu kişiler sizin benim gibi insanlar. 

Birçok kişiden duyuyoruz ki fonları bizzat banka müşteri temsilcileri önermiş. İnsanlar bankalardaki müşteri temsilcilerine güveniyor, işaret edilen fonlara parasını yatırıyor. Müşteri temsilcileri de sisteme güveniyor ve müşterilerine karlı seçenekler sunmak istiyor. SPK onaylı, TEFAS’ta işlem gören, bankada önerilen bir ürüne güvenmek açgözlülük değil, sisteme güvenmek.

Krizin büyümesinin altında bireysel ve yapısal dinamikler var. Bireyselden başlayalım.

Bütün ekonomik göstergeler tepetaklak giderken bu fonlar mucizevi şekilde nasıl sorunsuz işleyebilir? ‘Bir şey gerçek olamayacak kadar iyiyse, o şey gerçek değildir’ ya da ‘Bedava peynir fare kapanında olur’ gibi sağduyulu bilgileri hepimiz biliriz. Ama insanlar neden bunları düşünmedi? Çünkü Türkiye’de böyle ekonomik dolandırıcılıklar hep dernekler, bankalar, bankerler, finansal yapılar üzerinden olageldi. Peki ne oldu da insanlar yine de bir algı körlüğü yaşadı, bu tecrübeleri unuttu?

Bireysel sebepler

  1. Kayıp alanında risk arayışı: İnsan kazanç alanındayken temkinli, kayıp alanındayken daha fazla risk alıcı bir zihne sahip oluyor. Enflasyon her ay birikimini erittiğinde, altın-döviz gibi klasik yatırımlar ulaşılmaz olduğunda zihin ‘zaten kaybediyorum, bari şansımı deneyeyim’ diyor. Çalışarak bir yere varamadığını görenler daha çok risk alıyor, bir umutla birikimini daha fazla riskle değerlendirmeye çalışıyor.
  2. Kaçırma korkusu (Fear of Missing Out – FOMO): Başkaları kazanırken kazanamamak dayanılmaz bir his. Etrafınızda sürekli bu kazandıran fonlardan bahsediliyorsa ‘herkes oradayken ben neden dışarıdayım’ diye düşünmeye başlarsınız. Üstelik bu fonların yönetiminde oldukça nüfuzlu insanlar olduğunu gördük, sürekli reklamları yapılan şirketler ve isimlerdi bunlar. İnsanların herkesin yaptığı bir şeyi yapmak istemesi normal. Ayrıca bazı insanlarda sistemi kırma arzusu var, özellikle genç erkeklerde görebiliyoruz bunu. Çalışarak makul bir zaman sürecinde bir şeyler edinmek öyle ulaşılmaz hale geldi ki insanlar sistemin açığını bulup fırsat yaratmaya çalışıyor.
  3. Çaresizliğin getirdiği manik savunma: Kontrol edemediğimiz gerçeklerle, yani ülke ekonomisiyle, gelecek belirsizliğiyle yüzleşmek çökkünlük getiriyor. Fakat bu çökkünlük inkar ediliyor ve insanlar yüksek risk, yüksek kazanç, sistemi delip kurtulma vaat eden kararlara yöneliyor. Biliyoruz ki Türkiye ekonomisi ve sistemi uzun süredir bir krizde ve insanlar geçim sıkıntısı çekiyor. Öte yandan insanların eli kolu bağlı, seçimlere daha bir buçuk yıl var, sansürler, tek adam rejimi insanları karamsarlaştırıyor. Böyle bir ortamda insanların irrasyonel seçimlere yönelmesi söz konusu.
  4. Güven algısı: Bu fonların yöneticileri arasında paranın üzerinde imzası olan yöneticiler, bürokratlar var. İki bürokratın fon vurgununda adı geçiyor. Plazadan fon yöneten, iyi bir hayat yaşadığını belli eden, siyasetçilerle ve devlet görevlileriyle ilişkisi olduğu izlenimi veren karizmatik bu yöneticiler, ‘içeriden bilgi alan’ özel insanlar ya da finansal şeyhler olarak görünüyor. İnsanlar da doğru kişileri tanıyıp takip ederek kendilerini kurtaracak güçlü figürlere yaslanmak istiyor. Vatandaş ne yazık ki geniş çaplı bir PR çalışmasıyla kandırıldı.
  5. Sürü davranışı: Bu yapılara girenler arttıkça ‘bu iş normal değil, burada bir sorun olabilir’ düşüncesi zayıflıyor. Bireyler kendi yargısını bir kenara bırakıp grubun ortak aklıyla hareket eder. İnsanlar herkesin fon ve hisse aldığını görünce durumu normalleştiriyor, kendi aklı yerine grupla hareket etme eğilimi artıyor.

Yapısal sebepler

Bireyler her zaman hata yapabilir. Tam da bu yüzden iyi bir yönetimde sistemin bireyi
koruyacak mekanizmaları kurmuş ve çalıştırabiliyor olması gerekir. Şu anda Türkiye’nin
durumuna bakınca bir kurumsal çöküş olduğu bariz. İnsanlar yukarıdaki bireysel dinamiklere sistemsel koşullar sonucu aleni bir şekilde sürüklendiler.

Toplumda şöyle bir algı var: ‘Bu düzende her şey olur. Adamını bulursan, doğru tarafta durursan, doğru bilgiyi alırsan, kılıfına uydurursan her şey mümkün. Korunursun, kollanırsın.’

Ekonomik göstergeler tepetaklak giderken bile insanlar bazı mucizevi fonların getiri vaadine inanıyor çünkü bugünkü yönetim biçiminde doğru tarafta durursa ‘her şeyin mümkün olabileceğini’ biliyor. İnsanlar aslında fona değil, o korunma ağına yatırım yaptı; bu algıya duyulan güven de insanların üstüne yıkıldı.

Sebebi açık. Türkiye’de uzun süredir neopatrimonyalizm hakim. Yani modern devletlerin kurumsal ve hukuki yapısıyla geleneksel, kişisel ve hanedanlık tipi yönetim pratiklerinin birlikte uygulandığı karma bir yönetim sistemi var. Anayasal, bürokratik ve yasal kurumlar var, ama işleyişi kayırmacılık ve kişisel sadakat ağları belirliyor.

İktidarın yaklaşık çeyrek asırlık güç kullanımı sonucunda kaynakların doğru dağıtıldığı ve denetlendiği bir sistem yaratılmadı. Devletin mal varlığı ve kaynakları, lider ve etrafındaki seçkinlerce siyasi çıkarlar doğrultusunda dağıtıldı. Bunu bilen insanlar kısaca şu psikolojiyle davrandı: İktidar elitlerinin yer aldığı yapıya bir şey olmaz.

Peki neden bu durumdayız? Çünkü Türkiye’de hepimizin gözü önünde yıllar içinde adım adım gerçekleşen bir olgu var: Kurumsal bozulma.

Kurumsal bozulma

Kurumsal bozulma bir örgütün kültürel, ahlaki ve operasyonel yapısının erimesi anlamına geliyor. Kurum varoluş amacından saparak kişisel çıkarlara, liyakatsizliğe ve statükoyu korumaya odaklanıyor. Türkiye’nin başına gelen de bu. Hataların gizlenmesi, denetim mekanizmalarının bypass edilmesi çok kolay. İktidar kendini ve kendinden olanı koruyor, kolluyor.

Ayrıca yapısal ihmalkarlığı da gözlemliyoruz. Kararları verenlerle denetimi yapacakların aynı kişiler olması hem mantığa hem hayatın işleyişine ters. Ama izni veren, denetleyen, kontrol eden herkes aynı tarafta. Alt kademelerden veya uzmanlardan gelen uyarılara kulak asılmadığını da görüyoruz.

Bu iki olgu bir araya geldiğinde ekonomik zararların yanısıra insani ve sosyal trajedilere de neden oldu, oluyor. Depremler, yangınlar, maden felaketleri, tren kazaları gibi felaket sonuçlara bu iki olgu neden oluyor. Kartalkaya yangınını, depremlerin önlenebilir kayıplarını düşünün. Hepsi önlenebilirdi ya da en azından can ve mal kaybı azaltılabilirdi ama olmuyor.  

Nitekim fon krizi de göz göre göre gelmiş. Halkı koruması kollaması gereken insanlar bu sistemi yaratmış, görmüş ama uyarmamış, dillendirmiş ama müdahale etmemiş…

İnsanlar da bu sistemde her şey mümkün, doğru tarafta olursan sırtın yere gelmez algısıyla teslim olmuş, tuzağa düşürülmüş. Bu inanılmaz bir insani kriz. Devlet toplumla sözleşmesine uymuyor.

‘Psikolojik sözleşme’ ihlal edildi

Örgüt psikolojisinde ‘psikolojik sözleşme’ diye bir kavram var. Örneğin çalışanla kurum arasında yazılı sözleşmenin dışında yazılmamış bir karşılıklılık var: Ben emek veririm, sen de güvence ve adalet verirsin. İnsanlar zor koşulları, düşük maaşı bir noktaya kadar taşıyor. Taşıyamadıkları şey sözleşmenin tek taraflı bozulduğunu fark ettikleri an.

Devletle yurttaş arasında da benzer bir toplumsal psikolojik sözleşme var: Vergimi veririm, kurallara uyarım, çalışırım, biriktiririm; karşılığında koruma alacağıma inanırım ve hukukun herkese aynı işleyeceğini beklerim.

Aslında fon vurgununda yan yana işleyen iki ayrı sözleşme gördük: İktidara yakın isimlerle yapılmış cömert, affedici, parayı iade ederek kapatılabilen bir sözleşme. Geri kalanlarla kuralları ihlal edilen bir sözleşme.

Bir tarafta eski bir bakanın milyarlarca liralık kazancı tartışılıyor, iade iddiaları, etkin pişmanlık ihtimali konuşuluyor. Diğer tarafta bütün birikimlerini yitirmiş insanlar var. Bazı insanlar yaka paça gözaltına alınıyor, görüntüleri servis ediliyor, bazıları ifadeye bile çağrılmıyor. Adalet duygusunu asıl yaralayan da bu ikiliğin artık saklanamayacak ölçüde görünür olması.

Guillermo O’Donnell’in partikülarizm kavramı içinde bulunduğumuz bu seçici adalet durumunu çok güzel ifade ediyor. O’Donnell’e göre bazı rejimlerde biçimsel kurallar evrensel olarak tanımlanmış olsa da fiilen kişiye göre uygulanır. Partikülarizm, neopatrimonyalizmin hukuk alanındaki karşılığıdır: Kuralın ne olduğu değil, kime
uygulandığı belirleyicidir. Ki bu da kanun ne olursa olsun fiiliyatta iki ayrı sözleşmenin yan yana sürdürülmesi demek.

Bu durum ilk defa bizim başımıza gelmiyor. İki ayrı sözleşmenin yan yana işlediği bu tip düzenler özellikle de baskıcı ve otoriter rejimlerde görülür. Hukukçu ve siyaset bilimci Ernst Fraenkel, 1941’de yayınlanan ‘The Dual State’ adlı meşhur çalışmasında Nazi Almanya’sını çözümlerken aynı devletin iki ayrı yüzle işlediğini anlatır. Normlar devleti (Normenstaat), kanunların, mahkemelerin ve sözleşmelerin işlediği yüzdür. İmtiyaz devleti (Maßnahmenstaat) ise hukukun askıya alındığı ve siyasal iradenin keyfi biçimde işlediği yüzdür. Belirleyici olan, bir meselenin hangi yüze düşeceğine siyasal iktidarın karar vermesidir.

Bu çerçevede fon vurgununda görünür hale gelen partikülarizm de Fraenkel’in ikili devlet olarak tanımladığı yapıyla dikkat çekici bir benzerlik göstermektedir: İktidara yakın olanlar için normlar devletinin öngörülebilirliği ve hatta ondan da fazlası, yani ifadeye çağrılmama, tedbirlerin saatler içinde kaldırılması, isteğe bağlı kazanç iadesi gibi koruma ve af süreçleri işlerken, merkezden uzak olanlar ve muhalifler için ise imtiyaz devletinin keyfiliği devreye girdiğini gözlemliyoruz.

Fon krizinin psikolojik maliyeti ve iktidar seçmeni

Yarım milyonu aşkın yatırımcıyı doğrudan etkileyen bu krizin psikolojik maliyeti zamanla ortaya çıkacak.

Şimdi insanlarda akut stres tepkileri gözlemliyoruz. Uykusuzluk, sürekli ekran başında haber takibi, çarpıntı, odaklanamama, ani öfke patlamaları, suçlama ve suçlanma döngülerine eşlik eden çok güçlü bir utanç.

Birçok kişi kaybını eşinden, ailesinden, çevresinden dahi saklıyor. Korku ve utanç da var, suçlanmaktan korkma da var. Böylece ailede suçlama, kavga ve sessizlik döngüleri oluşuyor. Orta ve uzun vadede ise insanlarda çökkünlüğe, çaresizliğe dönüşen duygu durumları göreceğiz.

Ayrıca iktidar yanlısı seçmen de görüyor ki iktidara sadakat herkese eşit dönmüyor, bazıları çok çok çok daha şanslı. Açıklanamayacak kadar, masallardaki kadar şanslı. Hesaplamaya aklımızın yetmediği sayılar telaffuz ediliyor. Yani imtiyaz devletinde imtiyazlar da en imtiyazlılar için daha imtiyazlı. Bazılarının sistemden diğerlerinden çok daha fazla faydalandığının görülmesi, sistemin en kırılgan olduğu yer. İktidar ekosisteminde de bir besin piramidi var, bazıları çok çok çok daha üstte, koruma altında, bazıları değil.

İktidar seçmeni olan bir fonzede için yas katlanıyor. Hem parası gitti, hem de parasını götüren düzeni eleştirmek kendi kimliğine ihanet gibi hissettiriyor. Ayrıca lidere güven ve güvensizlik konusu da gündeme geldi. Bu yüzden iktidar konuyu muhtemelen ‘parti içi mesele’ gibi ele alacak.

İktidar başta kendi seçmeni olmak üzere insanların kaybını bir nebze telafi etmeye çalışacak, bu sırada da yolsuzluğa karışan bürokrat ve kendi iç liderlerini de merkezden uzaklaştırıp gündemi değiştirmeye çalışacak. Sonra kaynaklar yeniden düzenlenecek, kırgınlara biraz daha kaynak dağıtılıp gönülleri alınacak, sistem bu şoku kendi içinde sönümlemeye çalışacak.

Ancak unutmayalım ki bu ülkede daha yeni bir emekli “Para için değil onurum için” deyip canına kıydı. İnsani bedelleri unutup unutmamak toplumca vereceğimiz ahlaki bir sınav olacak. 

Mağdurlara ve yakınlarına öneriler

Utanacak bir şey yok, bu sizin suçunuz değil… Kaybınızı saklamayın. Yaşadığınız şey kişisel bir başarısızlık değil, sistemik bir kriz. Saklanan kayıp büyür ama paylaşılan kayıp taşınabilir hale gelir.

Yasınıza izin verin. Öfkelenmek, üzülmek, kendinizi kandırılmış hissetmek normal. ‘Ben de hata yaptım’ ile ‘bana haksızlık yapıldı’ aynı anda doğru olabilir. Belki kendinizi suçluyorsunuz belki de tuzağa düşürüldüğünüzü düşünüyorsunuz… Hepsi doğru, hepsini düşünmek normal.

Haber takibini sınırlayın. En güncel bilgiye ulaşmak istemeniz normal. Yine de sınırlamakta fayda var. Sürekli ekran başında beklemek kaygıyı besliyor, bilgiyi artırmıyor. Normal hayata devam edebilmek, normal hissettiren günlük akışa odaklanmak daha sağlıklı düşünmenizi sağlayacak.

Hakkınızın peşinde olun. Yalnız kalmayın, birlikte hareket edin. Benzer kayıp yaşayanlarla bir araya gelmek, hukuki süreçleri birlikte takip etmek, kontrol duygusunu geri kazanmanın en etkili yollarından biri. Açık bir hak ihlali var, mücadele etmek kontrolü geri almak anlamına geliyor.

Profesyonel destek alın. Uyku, iştah, işlevsellik belirgin biçimde bozulduysa, umutsuzluk düşünceleri yoğunlaştıysa ertelemeyin. Bir yakınınızda böyle bir değişim görüyorsanız yalnız bırakmayın. 

*Klinik ve örgütsel psikolog