Alman empresyonist ressam Max Liebermann’ın, bir sahil kasabasındaki kumulun üstünde yürüyen kız çocuğunu resmettiği 1906 tarihli tablosu.

Gökyüzü eskiyor. Hollanda’nın sahil kasabası Nordwijk rüzgara teslim olmuş. Pembe elbiseli kız çocuğunun sırtı dönük, kumulun zirvesine yürüyor.
Küçük güzel elleri az önce avucumuzdaydı. Birdenbire kaptı, boşlukları doldurmamızı bekler gibi dönüp dalga seslerini takip etti. Rüzgar hafif bedenini kıyıya savurur diye endişelendik. Gitmesin istedik. Daha önce kimsenin kolundan tutup dur diyememiştik. Ona da diyemedik. Adımları kısa ama kararlıydı. Çocukça görülen masumiyete isyandı.
Yelkenliler griye asılıydı. Saydık: Yedi tane. Bu rakam ne çok şey çağırıştırıyordu. Sesler azaldı. Rüzgar sarhoşluğu aklımıza binbir türlü fragman getiriyordu. Hislere teğet geçmiştik ama hiçbirine kapılmamıştık. Mucize gibi. Akşam indi inecek. Kız çocuğu kederli miydi? Kolları, adımları, sırtı, en çok da sırtı hiçbir kalıba sığmıyordu. Belki o da rüzgarı fazla kaçırmıştı. Hepsi buydu. Hafifledik.
Omuzları düşük, kolları önde birleşiyor. Kukla gibi ayak bilekleri incecik. Aslında hiç mutlu durmuyordu. Veya gidenin sırtına bakan hep kendi mutsuzluğunu görürdü. Pembe şapkası rüzgara dirençli. Akşamın grisinde, dalgaların dövdüğü kıyıya doğru tek yürümek kolay mı? Baksanıza boyu biraz daha uzun olsa toprak aşığı bir Fransız komutanı kadar destansı görünecek. Ama o daha çocuk. Büyümek için kaç fırın ekmek yemeli?
Kıyıda iki kişi var. Sırt sırta vermişler. Dalgaların gerinip gerinip uzanabildiği noktada açıklığı seyrediyorlar. Deniz köpük köpük. Hava sisli. Kumulun upuzun yeşil saçlarını rüzgar okşuyor. Orada biri daha vardı, kumulun kıyıyla buluştuğu çizgide, zar zor seçebiliyoruz. Elinde bir şey mi tutuyor? O da rüzgar sarhoşu olmalı. Vardığımız en güzel istasyon. Biraz karamsar ama, can sıkıcı bitişlerin elini cesurca sıkar.
Peki kıyıdaki insanlar kumulun üzerinde bir hikaye yazılmakta olduğunu farkında mı? Bir insan hikayesi: Temas, kopuş, vesaire. Ana karakterleriydik ama henüz hikayemizin nereye varacağını biz de kestiremiyorduk. Zaten hep böyle olmuştu; önce eylem, çok sonra anlam. Peki biz, biz farkında mıydık kıyıda da bir hikaye yazıldığını? Gökyüzü eskidi. Rüzgar sertleşiyordu.
Bu sırada iki karşıt duygu hevesle havaya zıpladı. Çarpışıp denize düştüler. Hazin bir düşüş. Hazin bir düşüşe şahit oluyoruz. Kız çocuğu ne yapıyor? Karmaşık bir oyun. Nasıldı çocukluk?
Unutulmuşu kovalıyoruz. His kırıntılarının feci çuvallatacağı bir hatırlama girişimi bu. Tek ayak üstünde dengede durmaya benziyor, sanki ceza. Liebermann bizi duygulararası savuruyor. Bak, diyor, istediğin kadar dön bak, ulaşamayacaksın. Kız çocuğunun gidişini kim duyumsayabilir?
